İkizdere'de Hemşinli Yaylaları...
"Aranızda yalnız kalmak korkusuyla konuşkan insanları arayanlar var. Yalnızlığın sessizliği kendi çıplak özlerini gösterir onlara ve kaçarlar. Konuşanlar var, konuşup bilmeden ve öngörmeden kendilerinin de anlayamadığı bir hakikati ortaya çıkaranlar. Bir de hakîkati içlerinde taşıyıp kelimelere dökmeyenler var. İşte bunların bağrında ritmik bir sessizlik içinde yaşar ruh."
Halil Cibran
Geçen haftaki muhteşem kamp ve yürüyüş/tırmanış aksiyonundan sonra dün (cuma) 10 km’lik kaçamak bir yürüyüş yapmıştım. 9 günlük tatil araya girdiğinden fırsattan istifade şöyle tatmin edici bir iki etkinlik daha yapmak istiyordum. Malum, kondisyonu toparladım sayılır ve dağların en güzel zamanları da kapının önünde buyur edilmeyi bekliyor. Cuma günkü ufak yürüyüşten sonra, hemen o akşam, ertesi gün yani bugün için günübirlik güzel bir yürüyüş rotası çıkarmak için ekranın başına oturdum.
Vaktim dar olduğunda, hızlı bir şekilde yürüyüş yapmak için İkizdere’ye nispeten yakın orman yollarını kullanırım. Bu yollar genelde merkeze 16 km uzaklıktaki Tiron Vadisi Mesire Alanı’nın yakın çevresinde konumlanıyor. Bu yollarda yürürken Çağrankaya tarafındaki karşı dağlarda üç küçük yayla seçilir. En baştakinin ismini hiç bulamadım ama diğer ikisinin sırayla Vicvanak ve Yediçukur Yaylaları olduğunu düşünüyorum. Bu yaylalara çıkan yolun bulunduğu vadiden yukarı çok yürüdüm ama Orman İşletmenin açtığı köprüden sonra sağa dönüp kullanılmayan orman yoluna sapardım hep. Yolun köprüye sapmadan düz devam eden kısmının bu yaylalara ulaştığını biliyordum ama yolun geçtiği güzergâh ormancılar tarafından tıraşlanmış olduğu için beni kendine çekmiyordu bir türlü. Bu tıraşlı bölgeden soğuduğum için sözü edilen yaylalara yürümeyi hep erteliyordum. İşte Cuma akşamı bu yaylalara bir yürüyüş düzenlemeye karar verdim.
Cimil Vadisi’ndeki ilk köprüden sola dönüp Yediçukur Yayla yoluna sapıldığında yaklaşık 200 metre sonra sol tarafta bir köprü daha çıkıyor karşımıza. Bu köprü yine ormancıların açtığı kullanılmayan yollardan birine bağlanıyor. Yaklaşık 8 km sonra Çağrankaya (Büyük) Yaylası’nın anayoluna bağlanan bu yolun çok da güzel bir atmosferi var ve genellikle ıssız. Aracı Cimil köprüsünde bırakıp bu yol üzerinden Çağrankaya’ya çıksam, sonra Çağrankaya’dan sırasıyla Çayeli ve Çamlıhemşin’e bağlanan dağ yolu üzerinden geçerek sırtı aşıp Vicvanak ve Yediçukur’a insem, oradan tekrar vadiye inip başladığım yola girebilir ve gayet güzel orta seviye bir yürüyüş yapmış olurum diye düşündüm. Bu şekilde zihnimde rotayı kabataslak oluşturdum.
Sabaha karşı uyku tutmadı, erkenden kalktım ve hazırlanıp 06.53’te yola çıktım. 07.19’da yürüyüşe başlayacağım yerde aracımı bırakıp vurdum tabanlara. Küçükkıran Deresi üzerindeki köprüyü geçerek Çağrankaya’ya bağlanan orman yoluna saptım. Biraz yükseldikten sonra birkaç keçi ve köylü bir kadın gördüm. Kimsenin kullanmadığı bu yolda kadını endişelendirip rahatsız etmemek için yere bakarak yürürken virajı alır almaz toraman bir kangal önüme dikildi! Al şimdi buradan yak bakalım. Adrenalini severim de sabah sabah böyle dibine kadar pompalamanın da anlamı yok. Daha yeni başladık. Ama ızbandut çoban laf anlar mı, havlayarak geldi üstüme. Çoban köpeği sezonunu da böylece açmış olduk. Karşılaştığım en iri kangaldı bu sanırım. Kulakları dibinden kesilmiş kafası benim kafamdan daha büyüktü. Normalde çoban köpekleri çok yaklaşmazlar. Bağıra bağıra gelip 2-3 metre önde durarak havlamaya devam ederler. Kaçar veya gerilerseniz üstünüze gelirler. Bu duruma gayet aşinaydım ama hiç beklemediğim bir anda aniden karşıma çıkınca istemsiz birkaç adım geriledim, haliyle üstüme geldi ve fazla yaklaştı. Hemen toparlanıp durdum, batonları önümde çapraz yapıp ben de ona bağırdım:
-Hey! Dur orda!
-Vov hav gırrrr…
- Haaağğyyt! Dur orda dedim!
Kadın da bir yandan “Halas gel, Halas gel oğlum.” diye köpeği çağırıyordu. Ama dinler mi koca oğlan!
Biraz üstüne gittim, mesafeyi koruyarak ve hırlayarak geriledi. Bu andan itibaren kontrol bende olduğundan sakinleşip yoluma devam ettim ve kadına “Kolay gelsin abla.” dedim, o da “Sağol.” dedi ve ben de sürünün arasından hızlı bir şekilde yolu tırmanmaya devam ettim. İri çoban durmadan arkamdan bağırıyordu. Görüş alanından çıkıp susması için daha da hızlandım ama yine peşimden koşmaya başladı. Sürünün içinde olduğum için çok dikkatli olmam gerekti, çoban köpekleri korudukları mallar konusunda hassastırlar, yanlış bir hareketimde işin tadı kaçabilir. Kenara geçip konuştum:
- Keçiler senin tamam, bir şey yapmıyorum, yoluma gideceğim. Kavga çıkmasın!
- Vov Hav, gırrrr…
Baktım susmayacak yürümeye devam ettim. O arkamdan bağıra bağıra gelirken sürünün başını gördüm. Bir de sakallı, genç bir adam vardı. Daha da hızlanıp adama selam verdim, sürüyü geçip virajı aldım ve yükselmeye devam ettim. Köpek biraz daha havlayıp çenesini kapattı. Yol üzerinde yoğun bir şekilde keçi boku ve sidik izleri vardı. Havada da ağır bir keçi kokusu... Tatlı bir eğimle devam eden şirin yolda hızımı koruyarak yürümeye devam ettim. Bir süre sonra ortalık sakinleşti. Yerdeki taze dışkılara bakıp “Umarım ilerde başka sürü yoktur!” diye düşünerek istikrarlı tempoyla yürüyüşümü sürdürürken rüzgârla burnuma tekrar keçi kokusu gelmeye başladı. İkinci bir saldırıya hazırım artık ilki kadar ani yakalanmayacağım dedim ama 3 tane başıboş keçi dışında herhangi bir sürü veya köpek çıkmadı karşıma. Keçilerin fotoğrafını çekip yola devam ettim. Birden aklıma –nereden estiyse– çatalı almayı unuttuğum geldi: “Hay lanet! Ulan tatlıyı nasıl yiyeceksin? Yürüyüşün en güzel anlarından biri olacaktı o. Bir şeyi de unutmasan, eksiksiz çıksan olmaz! Neyse, bir dal parçası bir şey uydururum olmadı elle yerim yapacak bir şey yok!” Neyse…
Başladığı yerden 8 km boyunca 300 küsur metre yükselerek ilerleyen bu yol, Çağrankaya’ya giden anayolda beton kaplamanın bitip toprak yolun başladığı yerin hemen başında bu anayola bağlanıyor. Yolun başları gayet huzurlu, görsel olarak tatmin ediciyken son kısımları Orman İşletme tarafından tıraşlanmış olduğu için pek iç açıcı değil. Bu ara yolu bitirip, beni Çağrankaya’ya bağlayacak olan yola girdiğimde eğim de nispeten artmaya başladı. Çağrankaya’ya yaklaştıkça yoğunluğu artan obsidyen taş parçaları yol üzerine dökülen güneş ışığıyla simleniyordu. İlerledikçe obsidyenlerin boyutları ve görülme sıklığı da artıyordu. Lastik katili bu keskin volkan camları Çağrankaya civarında çok yoğun bir şekilde görülebiliyor. Kahverengi hatlı siyah taşlar, yer yer tamamen kahverengi olarak da bulunabiliyor. Taşları izleye izleye giderken bir noktada karnımın acıktığını fark ettim ama henüz erken olduğundan oturup kahvaltı etmek yerine yanımda getirdiğim iki elmadan birini hiç ettim. Yine o muhteşem tat kapladı damağımı. 2-3 dakikalık moladan sonra tempolu bir şekilde yürüyüşe devam ederek ilk “U” dönüşüne geldim. Bu noktadan itibaren “Z” virajlar başlayacaktı. Orta eğimli yolda ilerlerken susadığımı hissettim. Yolun sağ tarafındaki vadide su akıyordu lakin kenarlar fazla dik ve su baya aşağıdaydı. Yolla vadinin daha yukarılarda birbirlerine yaklaştığını önceki yürüyüşlerimden bildiğim için biraz sabredip yükselmeye devam ettim ve nihayet dereye ulaşabileceğim uygun bir yer buldum. İnip elini yüzümü yıkadım ve enseme su çarpıp serinledim. İki bardak su içtim lakin suyun tadı hafif demirimsiydi. Demiroksitin bulunduğu bir bölgeden geçiyordu su muhtemelen ama daha kötülerini de içmiştim. Yola çıkıp yürümeye devam ediyordum ki bir araç yanımdan geçti, derken bir diğeri… İkizdere’deki belki de en işlek yayla yollarından biri buydu. Ama yaylaya ulaşana kadar başka araçla karşılaşmadım. Virajlardan birini alırken karşıma çıkan karlı dağ manzarası hoşuma gitti. Virajın dışına doğru yaklaştım, fotoğraf çekmeye hazırlanıyordum ki 3-4 metre aşağıda çöp dolu devasa çukuru görünce bütün keyfim kaçtı. “Şu çukuru açmak, çöpleri toplayıp içine doldurmak için harcadığınız çabayı çöpleri eve indirmek için neden harcamadınız be insafsızlar!” İçimden sövüp sayıyordum. Bu çöpleri atanlarla İşkencedere’de Cengiz İnşaat katliamına direnenler aynı insanlardı. Bunların ne doğa umurlarında, ne yaban hayatı. Tek dertleri malları, çıkarları! Lanet olsun!
Keyfim baya kaçtı. Fotoğraf çekmeden ve hemen hiç duraksamadan hızlı bir şekilde yükselip yaylanın ilk evleri görünür görünmez sağ alt tarafta ziyaretçileri karşılayan “Kilise Kayaları” veya “Kukuli Kayalar” bölgesine geldim. Burası kahvaltı yapacağım yerdi. Erozyonla akan ince toprak tabakasının altından baş veren anakaya parçaları bu bölgede minare gibi dikiliyor, enteresan bir görüntü oluşturuyorlardı. Kayalara doğru oturup nevalemi çıkardım. Kahve demleyip yemeye koyuldum. Bir yandan da karşı tepelerde görünen yolları izliyordum. Bu yolların hepsini adım adım yürüdüğümü düşündüm birden. Ayak basmadığım bir tanesi bile kalmadı. Karşıda görünen Homeze Yaylası’na orman yollarını kullanarak yürüdüğüm 35 km’lik güzergâhı düşündüm. Bugünkü rotam 32 km’yi geçmeyecekti. Kayıtlı kişisel rekorumu kırabilir miyim acaba diye geçirdim içimden. Yediçukur Yaylası’ndan sonra vadi boyunca inmeyip köprüden sola dönerek orman yoluna sapar, sonra Tiron Mesire Alanı’na giden yola girmeyip bir diğer orman yoluna devam edersem rotayı aşağı yukarı 45 km’lik bir güzergâh haline getirebilirdim. Bedenin tepkisine göre yol üzerinde karar vermek üzere toparlanıp yola devam ettim. Yine birden aklıma tatlıyı da unuttuğum geldi. “Aferin Bayram! Gerçekten harikasın!” Allahtan elma aldım yanıma yoksa halim haraptı. Bu aksiliği de içime gömüp tırmanmaya baktım.
Artık yaylanın içindeydim. Karadeniz’in en büyük yaylası burası… Evler o kadar çok sayıda ve o kadar düzensiz ki görsel olarak hiçbir çekiciliği kalmamış, itici bir yayla bana göre. Her aklına esenin, aklına estiği gibi görgüsüzce diktiği ucube evler sapır sapır dökülmüş dört bir yana. Yolun yaylanın içinden geçen kısmını bitirip, yüksek sırta ulaşmak için hızımı artırdım. İlerden yaşlı bir teyze yola çıkıp yürümeye başladı. Arkasından yaklaştığımda içten bir gülümseyişle baktı bana ve muhabbete başladık. Öyle içten gülüyordu ki, yaylanın çirkinliğinin içimde uyandırdığı kasvet dağıldı:
- Nereden celiisun boyle oğul?
- İkizdere’den geliyorum teyzecim, öğretmenim orada.
- Ha, cezmağa celdun?
- Evet, yürüyüş yapıyorum. Ha bu arkada 3 tane yayla var ya. Onlara uğrayıp aşağı ineceğim yine.
- Vuuu!!
- Vuuu ya :) Bi de bana o yaylaların ismi nedir?
- Ben bilmem çi! Ha bu sirtun arkasine Hemşin Yaylasi vardur. Çornak mi bişe!
- Çornak öyle mi? Yediçukur, Vicvanak yok mu?
- Ben bilmem oğul.
- Tamam teyzem sağolasın, kolay gelsin.
- Sana da oğul. Sana helal olsun!
- Sana da helal olsun teyzem.
Teyzeyi uğurlayıp yoluma devam ederken karşıdan bordo renkli sedan bir araç aşağı iniyordu. Korna çalıp selam verdi ben de elimi kaldırdım. Araç geçtikten sonra caminin önüne, yaylanın merkezi konumundaki bölgeye geldim. Burayı da geçtikten sonra artık evler seyrekleşmeye, yol ıssızlaşmaya başladı. İlk hesapladığım rotaya göre yolu yarılamıştım, biraz daha yükseldikten sonra sırtın diğer tarafına geçip inişe başlayacaktım.
Issız sırtlara doğru çok kullanılmayan araç yoluna devam ederken yayla da arkamda uzaklaşıyordu. Bu yol Çayeli ve sonrasında Çamlıhemşin’e bağlanan ama çok kullanılmayan bir yol. Akan sular yer yer açtıkları kanallarla yolu kısmen bozmuş durumda. İkizdere’ye geldiğim günden beri bu yolu kullanarak bisikletle Çamlıhemşin’e geçme düşüncem vardı. Hala var, lakin kendime uygun boyutlarda bir bisiklet edinemediğim için bu hayal şimdilik rafa kalkmış durumda. Yolda yürürken de bu hayali düşünüyordum ki yolun hemen sağ alt tarafında dar ama belirgin bir patika gördüm. Gittiği yeri takip ettiğimde yürüdüğüm yola paralel ilerlediğini fark ettim ve hemen attım kendimi aşağı. Patika varken yolun yüzüne kim bakar! Güzelim patikada yumuşak zemin üzerinde rahat rahat yürüyordum ki o tanıdık ruh haline büründüm yine. Bugün biraz geç geldi bu hal, sanırım önce köpek macerası sonra geniş araç yolu, iğrenç mezbele çukuru ve nihayetinde yaylanın ruhu cendereye alan çirkin yerleşimi bu özge ruh haline girmemi geciktirmişti. Ama artık yayla geride kalmıştı, ıssızlığa doğru güzel bir patikanın ortasında yürümeye başlamıştım. Bilincimdeki akışın türbülansı durulmaya başladı. Karmaşık bilinç hali yerini durgun görünen ama laminar halde akmaya devam eden bir ırmak halini aldı. Gündelik kaygılar, olumsuz düşünceler silindi. Katıksız bir mutluluk ve sakinlik sardı bütün varlığımı. Bu zihin durumunu en iyi anlatan pasaj D.H. Lawrence’ın “Adaları Seven Adam” adlı hikâyesinde karşıma çıkmıştı:
“En sonunda ruhu bedeninde duruyordu artık;
garip bir bitki örtüsünün yayılıp ara ara bir oraya bir buraya salındığı,
suskun bir balığın bir görünüp bir kaybolduğu su altında yarı aydınlık bir mağara
gibiydi ruhu. Durgun, yumuşak, yakınmasız ama kök salmış yosunlar kadar canlı.”
Bu ruh hali eşliğinde patikada ilerledim ve dereyi geçip biraz tırmandıktan sonra tekrar araç yoluna ulaştım. Yol kuzeye kaldığından kısım kısım kar kürtükleriyle kaplıydı. Ayakları ıslatmamaya dikkat ederek kürtükleri geçtim. Güzergâhın en yüksek noktasına az kalmıştı ki sağ tarafımda, kayaların üstünde oynaşan ötücü kuşlar dikkatimi çekti. Türünü bilmediğim kuşlardı. Makineyi çıkarıp biraz fotoğraf ve video aldım. Kuşlarla işim bittikten sonra inişe başlayacağım noktaya ulaştım. Buradaki çeşmeden biraz su içip inişe doğru vurdum tabanları.
Sırtın bu yakasında bulunan yaylalar Çayeli’nde yaşayan ama Hemşin kökenli olan insanlar tarafından kullanılıyor. İdari sınırlar nispeten yeni ama tarihleri yüzlerce yıl geriye giden bu yaylaların sınırları çok daha kadim olduğu için bugün böyle bir durum mevcut. Hatta bu durum yaylacılar arasında çekememezliğe bile sebep olabiliyor. Mesela Cimil Yaylası’nın bulunduğu buzul vadisinin yüksek kesimlerindeki Salır Yayla ve Çermaniman Yayla da Çayeli’nde yaşayan Hemşinliler tarafından kullanılıyor. Haliyle Cimilliler ile bu yaylayı kullananlar birbirlerini sevmiyorlar. Klasik yurdum insanı tavırları. Çağrankaya Yaylası’nda karşılaştığım teyzenin “Bu yaylaların ismi nedir?” diye sorduğumda “Ben bilmem.” demesi bile aynı hasımlığın bir göstergesiydi aslında. Hemen yakınında, 300-400 metre mesafede bulunan yaylanın ismini yıllarca orada yaşamış o yaştaki biri nasıl bilmez? Mümkün mü bu? Elbette biliyordu ama çekememezlik bölge insanımızda öyle yoğun ki adını söylemektense “Bilmiyorum.” demeyi tercih etti. Neyse Hemşinliler tarafından kullanılan ama İkizdere sınırları içinde bulunan bu yaylaların isimleri konusunda şüphelerim vardı. İsimler belliydi “Vicvanak, Yediçukur, Keğut” ama hangisi hangisiydi, işte ondan emin değildim. Belki yaylada birileriyle karşılaşır sorarım diye umuyordum. Ya da belki tabelalar vardır da oradan öğrenirim.
İnişe başladığımda bulutlar sert güneş ışığının asabiliğini az da olsa almaya başlamıştı. Bir iki evle karşılaştım ama buraya yayla demek için yeterli sayıda ev yoktu ayrıca bu evler yeni yapılmış betonarme kulübelerdi. Gerçi yarı yarıya toprağa gömülü, bitki ve yosunlarla kaplanmış eski yayla evi kalıntıları mevcuttu ama bölgenin ismine dair bir emare bulamadım. İnişe devam ettim ve bir yol ayrımına geldim. İki yolun çatallandığı yerde paslı bir tabela vardı. Yazıları okunaklı değildi ama sanırım şöyle yazıyordu: “Faso Yaylasine gider.” Faso Yaylası mı? İlk kez duyduğum çok garip bir isim! Aslında ne yazdığından tam da emin değildim. “F”, “P” olabilir “S”, “Ş” olabilir… Neyse tabelanın fotoğrafını çekip yaylanın ismini sonra kesinleştirmek üzere yola devam ettim. (Bu yazıyı yazarken yaylanın ismini araştırmış ve bulmuştum: Tıpkı tabelada yazdığı gibi: Faso Yaylası!) Bu yayla terste kaldığından içine girmeden yola düz devam etmeye karar verdim. Uzaktan yaylanın çok güzel bir görüntüsü vardı. Tıpkı Pokut ve Ğazindag Yaylaları gibi etrafı ormanlarla kaplı yemyeşil bir sırtta kurulmuştu. Orman denizinde bir ada gibiydi. Hatıra olması için bir iki fotoğraf çektim. Ardından çok kullanılmadığı belli, manzarası da harikulade olan zevkli bir güzergâhta devam ettim. Çağrankaya sırtlarında gelip içime yerleşmiş o özge hal devam ediyordu. Hemşinlilerin yaylalarında bulunduğumdan mıdır nedir, birden ağzımdan sözler dökülmeye başladı, usul usul söylemeye başladım:
“Hemşin yaylarina, Hemşin yaylalarina
Gidilur mi karadan, oy, gidilur mi karadan?”
Bu yöresel türkülü coşkuyla yola devam ederken, Faso Yaylası’nın hemen doğusundan çok belirgin bir patikanın çıktığını ve yamaç boyunca yan yan ilerlediğini gördüm. Görür görmez durdum. Yolu geri dönüp yaylaya gitmeye ve patikaya girip yürüyüşe oradan devam etmeye niyetlendim ama çok terste kalacaktı. Patika da öyle güzel ve kesintisiz devam ediyordu ki geri dönmemek için zor tutuyordum kendimi. Böyle kadim patikaların sayıları artık tükenmek üzere. Çok nadir rastlanıyorlar, var olanları da artık silinmeye yüz tutmuş durumda. Bu patika belli ki orman sınırından devam edip çentik vadileri geçerek komşu yaylalara ulaşıyor. Gözüm patikada, bu seferlik araç yolundan devam edip bir dahaki sefere patikaları kullanmaya karar verdim. O patikalar yürünecek, ama öyle ama böyle! Aklımda patika inişe devam ederken karşımdaki büyük kayanın gölgesinde tüylerini kabartarak temizlenen bilmediğim bir kuş türü daha gördüm, makineyi çıkarıp fotoğraf ve video aldım. Kayıt işini hallettikten sonra yolun sıradaki virajını aldım ve Vicvanak Yaylası yüzünü gösterdi. Vicvanak olduğunu nereden mi anladım? Bu güzergahı yürümeye başladığım yerde bir reklam tabelası var. İki adet bungalov kulübenin reklamının yer aldığı tabelada Vicvanak Yaylası doğrultusu gösteriliyor. O bungalov resimlerindeki kulübeler tam altımdaydı şimdi. Demek Vicvanak burası. Burası ama be mübarek o güzelim kulübeleri yaptın madem niye etrafını tıraşlayıp beton döktün her yere? Bir kulübelerin önüne kadar araç yolu açmanın amacı neydi? Patika neyine yetmedi? Yörem insanının bu görgüsüzlüğünü, zevksizliğini gerçekten anlamıyorum! Ya hayatları boyunca yeşil içinde yaşadıklarından umurlarında değil, betonu seviyorlar! Ya da katıksız bir cehaletten muzdaripler. Neyse kafamı takmayacağım, yoluma gideceğim dedim ve yayladan ayrıldım. Bir sonraki durak Yediçukur olduğunu sandığım yayla. Burası göze pek hoş gelmiyor. Yeni açılan ve belli ki ev temeli olan çukurlar görüntüyü kirletiyorlar. Yaylanın hemen kuzeydoğusundaki sırttan sert “Z” virajar yükseliyor. Bu yol ile Çayeli sınırlarındaki Eğnaçor ve Marbudam Yaylaları üzerinden geçerek Çamlıhemşin sınırlarında bulunan ama yine Çayelili Hemşinlilerin kullandığı Karadeniz'in en yüksek yaylası Tağpur Yayla’ya ulaşılabilir. Oradan da vadiye inip Ortaklar, Ortayayla, Sıraköy ve Çat Köy doğrultusunda Çamlıhemşin’e kadar gidilebilir.
Bu yaylayı da geçtikten sonra artık vadiye doğru inişe başlamış oldum. İniş sırasındaki güzergâh gerçekten harikuladeydi. Yolun iki tarafı da yüzyılları üzerinde taşıyan devasa çam ağaçları ile kaplıydı. Ağaçların arasından karşıda karlı tepeler öğlen güneşiyle pırıl pırıl parlıyordu. Yoğun reçine kokusu burnuma doluyor, içim içime sığmıyordu. Manzaranın keyfini çıkara çıkara inişe devam ettim. Bir süre sonra üstünde birkaç yayla ismi yazan metal bir tabela ile karşılaştım. Tağpur dışında yayla isimleri tanıdık değildi, büyük ihtimalle Çayeli yaylalarıydılar. Tabelanın arka tarafında, karşı yamaçta küçük bir yerleşim yeri daha vardı. Demir tabelanın üstündeki ahşap tabelada bir okun üzerinde “Yediçukur Yayla 200 metre” yazıyordu. Ok benim geldiğim yolu değil, sola giden yolu gösteriyordu. Demek ki karşı yamaçta görünen yayla Yediçukur Yaylası, benim demin geçtiğim ve Yediçukur Yayla sandığım yer ise Keğut! Evet, isimler kesinleşti artık. İsimleri öğrenmenin verdiği tatminle (evet eski isimleri severim, öğrenmek isterim) o güzelim yolda inişe devam ettim. Bu yol, çevresindeki devasa ağaçlarla bana Çamlıhemşin’de gördüğüm en yaban yeri, Palovit Vadisi’ni hatırlattı. Palovit’i ilk gördüğümde büyülenmiştim. Çamlıhemşin’de o zamana kadar böylesine vahşi, hemen hemen el değmemiş bir bölge daha görmemiştim. Tabi 2 yıl öncesine kadar öyleydi, şimdi yabanıllığı katledilerek açılan hücum bot geçecek genişlikte betonarme bir yol ile kaplı. Maalesef! Bu güzergâhı görünce Palovit kadar olmasa da bir yabanıllık hissiyatı doldu içime. Mutlu bir şekilde, vadinin derinliklerinden çağlayan coşkun dereyi ve devasa kadim ağaçları izleyerek inmeye devam ettim.
Ormanın seyreldiği, yolun viraja yaklaştığı bir noktada, bir çam ağacının gövdesinin yerden 2-3 metreye kadar olan kısmının kararmış olduğunu gördüm. Sanki dibinde ateş yakmışlar da ağacın yola bakan kısmı kararmış. Derken gözüm ağacın dibindeki bir şeye çarptı. Üstünde sinekler vızıldıyordu, kapkara yünlü bir şeydi. Bir leş! İlk bakışta anlamadım ama yanına gidince kapkara minik bir kuzu olduğunu gördüm. Kim bilir nasıl öldü de burada böyle gözleri açık kaldı? Bir süre bu manzaranın rahatsız edici etkisinde yürüyüşüme devam ettim. Bir süre sonra yolun hemen kenarından akıp sularını Küçükkıran Deresi’ne boşaltan Sudüşen Şelalesi’yle karşılaştım. Adını çok duymuştum ama görmek bugüne kısmetmiş. Şelanin fotoğrafını alarak inmeye koyuldum tekrar. Yol uzadıkça uzuyordu, bitmesini istediğim sanılmasın, ormaniyenin tıraşladığı ve benim bu yola girmemi uzun süre geciktiren tıraşlanmış bölgenin ne zaman karşıma çıkacağını merak ediyordum ta ki vadide köprüyü görene kadar. Evet, sürekli kullandığım o köprüye gelmiştim ve yolun daha önce yürümediğim kısmı bitmişti ama tıraşlı bölgeye hiç rastlamadım. Zira ağaçtan arındırılmış, çalılıkla kaplı bu bozuk bölgenin yolun üzerinde bulunmadığını neden sonra anladım. Çalılıkla kaplı bölgenin içinde toprağın yer yer kaydığı yerler mevcut olduğundan aşağıdan baktığımda yolun oralardan geçtiğini sanmışım. Yanılmışım, oralar sadece kısmi kaymalarmış. Bu zan benim bu güzelim yolu bu kadar geç keşfetmeme sebep olmuştu işte! Neyse geç oldu ama burayı da görmüş, yürümüş oldum.
Aşağıda görünen köprüye baktığımda köprünün ağzının kapatılmış olduğunu fark ettim. “Allah, Allah! Daha bir hafta önce açıktı, neden kapadılar ki?” diye sordum kendi kendime. Ormancılar kapatmışa benzemiyordu, derme çatma bir çitti. Biraz daha inince köprünün 50 metre yukarısında yolun boydan boya tel örgüyle tekrar kapatıldığını gördüm. “Sanırım yol boyunca sürüleri yaydılar ve keçilerin kaçmamaları için köprüyü ve yolu kapattılar.” Ben rotayı uzatıp bu güzergâhtan geçirmeye hazırlamıştım kendimi, şimdi bu durum kararsız kalmama sebep oldu. Köprüye yaklaşınca ikinci engelin yukarısında kamuflajlı birinin yerde oturduğunu gördüm. Elinde telefon, bir şeylere bakıyordu. Köprüdeki ilk engeli, kendimi köprü çitinin dere tarafına geçirerek aştım. Diğer engele yaklaşıp adama seslenerek selam verdim:
- Selamün aleyküm, yukarıda sürü mü var?
- Aleyküm
selam, efendim?
- Geçebilir miyim?
- Tabi tabi, sıkıntı yok.
Çiti geçtim ve bana doğru gelen adama yaklaştım. Adam dediğim güleç yüzlü, sarışın bir genç çıktı.
- Hayrola yürüyüş mü yapıyorsun?
- Evet.
- İyi de sıkıntılı yerler buralar. Nereden böyle?
- İkizdere’den, öğretmenim orada yaşıyorum. Sıkıntı yok alışığım buralara, iyi bilirim.
- İlkokulda mı öğretmensin?
- Yok lisede. İmam-hatip değil onun altındaki.
- Benim kuzenim de orada coğrafya öğretmeni.
- Çok iyi! Dedim sürü varsa rahatsız etmeyeyim ondan sordum geçebilir miyim diye.
- Yok, sürü buradan yukarı çıkmasın diye yaptık bu engelleri.
- Tamam o zaman. Hadi kolay gelsin.
- Sana da.
Genci ardımda bırakıp yeni başlayan yokuşta tırmanmaya başladım. Ama bir an hızlı tırmandığımı ve zorlanmadığımı fark ettim. Şimdiye kadar 30 km yürümüş, 1200 metreden fazla tırmanmıştım. Bu noktada bu kadar kolay tırmanacağımı hiç beklemiyordum. Demek kondisyon ber-kemal oldu! Yaza hazırız diyebilirim.
İyi bildiğim bu güzergâhı da yürüyüp bir sonraki kavşağa ulaştım. Sağ taraf Tiron Mesire alanından geçiyor ve aracıma ulaşıyordu. Sol taraf ise bir başka orman yoluydu ve 8 kilometre devam edip Akırgel Şelalesi’nin hemen yukarısında Cimil yoluna bağlanıyordu. O noktadan itibaren ise aracımın bulunduğu noktaya 5 km iniş vardı. Yani sola sapmam durumunda yolu 13 km uzatacaktım ki hiç düşünmedim saptım.
Bu orman yolu Cimil Vadisi’nin kuzey yamacı boyunca yükselip alçalarak devam ediyordu. Hemen hiç kullanılmayan, dokusu gayet güzel şirin bir güzergâhtı ki sürekli yürüyordum burada. Dün de burada yürümüştüm yine. Hemen hiç dinlenmeden yolu neredeyse bitirmiştim ki eli baltalı bir adamla karşılaştım. Selam verdim, nereden gelip nereye gidiyorum söyledim ve inişime devam ettim. Akırgel Şelalesi uzaktan endamını göstermeye ve sesini duyurmaya başlamıştı artık. Ağaçlar kış çıplaklıklarından sıyrılmış mayıs elbiselerine bürünmüşlerdi. İşte mayıs, yeşilin envai tonu ormanı sarar bu mevsimde. Yeşilin en güzel zamanıdır. Yaz aylarıyla birlikte koyulaşıp çiğleşen ve tekdüze hale bürünen yapraklar bu mevsimde yine yeşildir ama hepsi ayrı tona çalar.
Derken orman yolunu bitirip Cimil yoluna girdim. 39.5 km gösteriyordu telefon. Demek 45 km civarında bir yürüyüş olacak bitince. Yine dinlenmeden inmeye devam ettim. Sol yanımda türkuaz rengiyle köpüklenen azgın dere eşliğinde akıyordum aşağı. Kalça eklemlerim ile ayak başparmaklarım biraz sızlıyordu onun dışında gayet rahat ve zindeydim. Arabanın yanında kadar stabil bir tempoyla yürüdüm. Arkadaki çeşmede kollarımı, başımı, yüzümü ve ensemi yıkadım. Araca yerleşip bu muhteşem aksiyonu bitirmiş oldum!







Yorumlar
Yorum Gönder