Dinle şair,
Aklımın çarmıhında unutmadım ben gövdemi!
Yalnızlık belki benden yayılıyor dünyaya lakin
Damarlarımı zorlayan arzularımın kanı ağzımda pıhtılaşmadı benim.
Uzakların çanında şavkıyan günle yandı topuklarım,
Var oluş ayetimi dağlara kazıdım adım adım...
Şükrü Erbaş'a Nazire
•
Yaklaşık 2 hafta süren berbat bir hastalıktan sonra nispeten iyileşmiş olmanın ve yine nispeten ılımlı hava koşullarının da katkısıyla dağları yoklamanın vakti geldi. Urkeklik Döngüsü adını verdiğim Serdar aşmalı güzergah ile buzu kırmak son birkaç yıldır adet halini almıştı. Zonklayan sinüsler müsaade ederse yine adet olduğu üzere dağlarla hemhal olmaya başlamak istiyordum bu sene de. Hava durumu İspir ve Yusufeli için mevzi sağanak, Ayder civarı için gök gürültülü sağanak şeklindeydi. Sabahın erken vaktinde denizin üstünde tombul ve dik başlı kümülonimbüsler mevzilenmiş aheste aheste dağlara yaklaşıyorlar. Dağlar ise yoğun nemden kaynaklı pustan neredeyse görünmüyorlar. "Bu hava netameli!" Kesin bir öngörü imkan dahilinde olmasa da şöyle bir tahminde bulunmak mümkün oluyor: "Erken vakitte çıkacağım için çoğunlukla çıplak gökyüzü altında yürüyeceğim. Dağları örten o pusun irtifası çok yüksek değildir. Bulutlar öğlen dedi mi yoğunlaşmaya başlayacaktır. Olsun sağanakla da kesişebilirim biraz. Çıplak güneşin sert ışığı kar örtüsünden de yansıyacaktır. Bu olmasın işte,yüzü korumak gerekecek." Mezovit'in dikinde vücut hararetlenince rotanın durumuna karar vermek üzere sabah 05.45'te vuruyorum...
Aracın teybinden sevdiğim bir kadının sesi yankılanıyor, son kaldığı yerden devam ediyor parça:
"Korkaraaaaak yaşıyorsan..."
"Ah be ablacım. Biliyorum, biliyorum!."
"Yalnızcaaaaaa hayatııııııııı seyredeeersiiiiin... SEYREDERSİİİİİİN!"
"Tamam abla tamam, kurban olayım başımı belaya sokma benim."
Bayan "SES"i dinleyerek ilerliyorum üç şerit asfaltta. Sahil yolundan dağlar korkunç bir duvar karşıda... Pusun ardında sivri sivri silüet halindeler. Her sabah okula giderken karşımda oluyor bu manzara ve her defasında aynı his. Asla kanıksanmıyor. Türkiye'de 0'dan 3500'leri hatta neredeyse 4000'i görebildiğimiz başka bir yer var mıdır, merak ediyorum. Ve canıma can katan o kavşağa geliyorum: "Çamlıhemşin - Ayder, sağdan lütfen."
Erken vakitten mütevellit yol bir hayli sakin. Mümkün olduğu kadar hızlı tüketiyorum yolu. Çamlıhemşin'den sonra bir şantiyedir başlıyor. Yaşam belirtisi yok, dönerken kaosa denk geleceğim o belli, her yer inşaat. Koca koca, suratsız meymenetsiz iş makineleri, kamyonlar... İkizdere'den de beter bir halde vadi. Teypten de kızgın bir abdal şairin kargışı yankılanıyor o anda: "Derince kazın kuyusun, inim inim inilesin...." Bugün şarkılar tam yerine denk geliyor. Uyaklı sövgü eşliğinde modumu düşürmemeye çalışarak şantiyeyi olabildiğince hızlı arkamda bırakıyorum. Bırakıyorum ama hiç de kısa sürmüyor! Haraçhanede kimse yok, barikat kalkık basıyorum... Ayder'de de cin tayfası çift kale maç yapıyor, geçiyorum. Galer, yine kimse yok uzuyorum... Geçen yıl dökülen betonla kaymak Kavrun yolu, vınlıyorum... Aşağı Kavrun'da kaymak kesiliyor. Kum, taş, çukur kıyamet... Vız gelir, dağlar karşıda birer alamet!... Haydi az kaldı, devam et... Yavaş yavaş çıkıyorum. Kar çok yoğun civar tepelerde. İlk kez haziran ortasında bu kadar yoğun kar görüyorum. Yaylada da hayat belirtisi yok. Yolda yürüyen, arkadan plakayı kolaçan eden bir adam dışında. Geçiyorum. Samistal dönüşünden önce aracı park edip botları giyiyorum. Ev hissi henüz gelmedi. "Gençlik ateşi sönüyor zaar. Bir tutukluk var!" Mezovit patikası kısım kısım kar altında. Vuruyorum alpin çayırlara adımları. Sahilden görünen pus kesilmiş olsa da dağlar ince bir tül perdenin ardında sanki, hava dolu. Soğuk bir kütle boranı koparır, yakındır. Ama şimdi değil. Telefondan devam ediyor müzik: "Ederlezi, ederleziiii"... "Ederlezi geldi geçti tamam da komarlar çiçeksiz! Açmış da dökülmüşler mi yoksa soğuktan geç mi açacaklar?" Yukarıda bir iki pörsümüş çiçeği kuru dallarında sallanan komar çalısı çarpıyor gözüme: "Evet komar çiçekleri bir sonraki seneye..." Kaç yaz daha kaldı takvimimizde. Bunların kaçında buraya tekrar gelip dünya gözüyle komar çiçekli, alaca karlı dağ manzarası göreceğiz, havanın kokusuyla hoş olacağız... "Seneye" ha, dile kolay...
Yayla yerleşkesi ardımda yavaş yavaş kaybolurken bir kaya karmaşasının içinde buluyorum kendimi. Paramparça olmuş çoğu. Tanıdıklığı kalmamış bölgenin. Başka bir çehreye bürünmüş. Bir çığ oluğunun eteği burası. Nasıl bir kuvvettir ki koca kayaları yerlerinden alıp vurmuş birbirine, ufalamış. Felaketin en beyazı, doğanın kör bir kudreti...
Kahvaltıyı Mezovit'te düşünüyordum lakin henüz yolun başında indiriyorum çantayı. Yayla evlerinin birkaçı hala görünüyor arkada. Kaşvaç'ın ardından bulut parçaları yükseliyor yavaş yavaş. Artık yulaf kreplerinden dürüm yapmıyorum, ekmek yapıyorum spesyel! Zeytinli, kuru domatesli, cevizli falan... Hele mahlepli, gurme işi! Yanında çay... Ohh ne olay... Demleniyorum. Aşağıdan yukarıya boğularak yükselen dere sesi ve rüzgar sadece. Vadinin uzak duvarlarını izliyorum, çengel boynuzları görürüm belki. Fotoğraf makinesiyle yaklaşıp tarıyorum kayalık yamaçları: "I ııh! Hiçbir şey yok." Çay demlenirken bir iki anı fotoğrafı alıyorum şahsıma dair. "Yaşadın işte oğlum daha ne olacaktı!" diyeceğim ya hani, ona dair bir kaç belgedir kaydediyorum... Ekmek bitti, tavşan kanıdır çay! O da tükendi devam...
Yürüdükçe özge bir ferahlık, küllenmiş gençlik ateşinin közlenişini duyumsuyorum: "İyisin iyi, varsın daha..." "Burada olmalı." Solda aşina olduğum o kaya: "Kaçkar, buradan yukarı." Tırmanıyorum. Sekinin üstü nispeten düz. Komarların arasından yürüyorum. Sonra kapı altı dikliğidir, tırmanıyorum. Demir kapıdayım: "Acaba buzu ben mi kırıyorum. Hiç ayak izi görmedim, sanırım ilk ben açıyorum." Bir önemi yok, bu sene de dokunduk ya, açtık da girdik ya! Gam yok!
Kar suyuyla coşmuş Mezovit suyu köpük köpük, parçalıyor yatağını. Kapı ardı dikliği tüketiyorum. Nispeten düze çıkıp azgın sudan uzaklaşıyorum. Yumuşak gitar tınıları eşliğinde önümde yükselen hanımefendiye hürmetlerimi sunuyorum. Yüz kaslarım geriliyor. Doğal ve içten bir gülümsemedir; geliyor da çehreme konuyor. Fotoğrafımı çekiyorum. Zira bu her zaman olmuyor. Fotoğraf makinesinin lens kapağını düşürdüğümü neden sonra fark ediyorum. Bu ilk değil. Yıllar önce Şoroh yolu'nda düşürmüş bir sonraki gidişimde aynı noktada tesadüfen bulmuştum. Bakalım bugün bulabilecek miyim?: "Sen o gapağı boh bulun!" diyor içimden bir ses, nedense İç Anadolu ağzıyla... Makineyi çantaya koyuyorum, Mezovit sivrisi yavaş yavaş cesametini arz ediyor. Büyük Buzul sonra, alabildiğine beyaz... İlk sekideyim, ikincisine tırmanırken kürtüklerden kaçmak için olağan güzergahtan sapıyorum. İkinci sekide kardan kaçmanın mümkünatı yok, her yer buz! Bandanayı yüzüme çekiyorum ve sert karda hışır hışır devam ediyorum. Yerde çengel boynuz izleri. Birkaç bireylik bir grup geçmiş. Ama izlerin içi buz, taze değiller. Bandana yüzünden nefesim gözlüklerde buğulanıyor. Göz çukurlarımdaki ağrının atımları biraz daha şiddetleniyor, tam iyileşmemişiz belli. Serdar'dan aşmayacağım bugün. Aşıt'ın doğu yüzü karla doludur. Göllerin etrafı da bir hayli kardır. Bandanayla kapalı yüz ve gözlük buğusu boğulma hissi verecek, işkence demek bu: "Orası için 8-10 gün daha var." Güzergah belli oluyor kamp alanının yakınındaki karsız bir sivrinin üstünde durur da seyrederken âlemi. Doğu sırtlarını kolaçan ediyorum, aşıt güzergahı karsız, rahat bir tırmanış vaat ediyor. "Gel!" diyor, "Gel! Korkarak yaşıyorsan..." yüz vermiyorum. Karşıma hanımefendiyi alıp seriyorum yorgun mabadımı nemli toprağa, yaslıyorum terli sırtımı da sıcak bir kayaya. Seyrediyorum güzelliği: "Dehşet verici... Bu ne yaman çelişki!" "Öğlene doğru bu beyazlık haşat eder insanı. Buluttan da bir iz yok henüz. Çiğ mavi gökyüzü. Süt beyaz yeryüzü." Biraz daha demlenip dönüş yoluna geçiyorum. Müzik usuldan tınlıyor: "Yara bandını çıkar, büyümenin anlamı yok!.." Dönüp dönüp bakıyorum. Uzakların yükseğinden, incedir bir ses yankılanıyor, destansı... Urkekliktir çağıran. Aşinayız; severiz, çok severiz... Daha kulak kesiliyorum lakin yitiyor sesi. Israr etmiyor çağrısında. Sert sert adımlıyorum artan eğimde. Aşıtı tırmanma ihtimali ile ağır botları almıştım yanıma, sertlik oradan. "En azından su almıyor, kuru kuru yürüyorum." tesellisi botların rahatsızlığını katlanılır kılıyor. Geldiğim yoldan iniyorum. Fotoğraf makinesinin kapağını tabii ki bulamıyorum. Ama bu sene de buzu kırmış olmanın ferahlığıyla atıyorum adımları. Tepeler bulut altında, birkaç saate dolar her yer. Araca yakın bir noktada iki kişi yola yeni başlıyor. Yanlarında shiba inu cinsi bir it! Hayvan öyle "steril" ki ortamın yabaniliğinde sırıtıyor. Üstüme geliyor, sahibi engellemeye çalışıyor, sesleniyorum: "İnsanım oğlum insan, beni görünce size ne oluyor?" Adamla tokalaşıyoruz, kolaylıklar dileyip araca ulaşıyorum. Dönüş yolundaki hissiyatımı yazmayacağım, aslında yazdım da sildim. Çok fazla "bok" yazmışım. Hayatımda "bok" kelimesini bu kadar kullanmamıştım. "Gören de iki ülkenin birbirine bağlandığını sanır, ne için bunlar? Ayder için! Ne var Ayder'de? Bok var." "Ulan dereyi de bok etmişsiniz, ne bok adamlarsınız..." böyle şeyler. Toz duman içinde, söve söve iniyorum "medeniyete"... Eskiden bu kadar uzun sürmezdi bu yollar. Şimdi kaymak gibi ama bitmiyorlar... Neyse selametle...
13.06.2026
Soğuksu/Pazar
•••
Yorumlar
Yorum Gönder