Keklik Kuytusu...


Yürü bre orospu karılı dünya,

Demini süren öğünsün!


Yaşar Kemâl



Haziran ortasında Mezovit'te buzu kırdıktan sonra uzun bir süre şehir keşmekeşine katlanmak durumunda kaldım. Sağlığın cebri ve halin hilesi müsaade buyurdukta soluğu yine memlekette alıyorum. Değerli iki büyüğümle Verçenik'te 3 günlük bir kamp organize etmek nasip oluyor. Çadırda mabadı serip yatmayı, yiyip içmeyi, soğan toplamayı, balık tutmayı ve kalender muhabbeti seven ellili yaşlardaki ahpaplarıma gereken uyarıyı yapıyorum: "Biliyorsunuz ben çadırda pineklemekten nefret ederim; yürüyecek, tırmanacak, terleyeceksiniz! Bacaklarınızı yakacağım sizin. Gelmezseniz de ben tek giderim siz oturursunuz, aksi halde bendeniz yok!" Tamam dendikte plan işliyor: "F. Abi akşam yemekleri, çay bende. İlk gün körili, nohutlu, kuru domates ve biberli bulgur pilavı. 2. gün sarımsaklı domates soslu tulum peynirli makarna ve yanına da hazır 2 paket barbunya pilaki olacak. Ben kahvaltı için kendime ekmek yapacağım. Sizin dişinize göre değil o, kahvaltıyı siz kendinize göre ayarlayın. Balık işine ben girmem, tutarsanız akşam yemeğine eklersiniz. Büyük çadırı alıyoruz, içinde muhabbet güzel oluyor; çadırın katırı benim rahat olun..."


Çarşamba sabahı Trabzon'dan gelen bir ayakları çukurda ihtiyarlarla Pazar'da buluşup yollanıyoruz kutsal topraklara... Çamlıhemşin'de şaşkın bakışlarım altında 2 porsiyon kol böreği gömen toramanlarla bir iki nevale tedarikini daha hallettikten sonra hooop ver elini Üç Doruk Verçenik...


Park yerinde kimse yok. Heyecanlanıyoruz... Araçtan iniyoruz. Çantaları sırtlanıyoruz. Vuruyoruz patikaya. Hava bulutlu, yağmur riski imkan dahilinde değil, dağlar için ideal bir atmosfer söz konusu ve 4-5 gün bu şartlar devam edecek. Değme keyfe!.. Sohbet muhabbet ilerliyoruz. Yol bizim, coğrafya bizim, ana kucağındayız; öyle munis bir ruh halidir, içindeyiz şimdi. Derken bir grupla karşılaşıyoruz, yanlarında da bir Sivaslı ama halim selim, kuyruğu pervane... Adam soruyor:
- Aşağide bir telefon buldunuz mu?
Cevap olumsuz. Bulursak şöyle şöyle yaparız deyip ayrılıyoruz. Yeni bir yoldaşımız var peşimizde, Sivaslı da bizimle geliyor.
Güzergahtaki ilk sekinin üstünde; çarşağa ve üstünden göl gidegeninin dikine geçeceğimiz aşıtın altında, yerde bir telefon görüyoruz. Arkamızdan, uzaktan tekrar gelen iki kişiye haber veriyoruz, belli ki telefonu yukarıda düşürmüş olma ihtimaline karşı geri dönüyorlar. Ben ıslık kıyamet, F. Abi telefonu sallayıp bağırıyor: "Huuuoooppp bulduk bulduuuuuk!". İki kişi koşmaya başlıyor. Tekrar bağırıyoruz: "Koşmağğğğyııııın, koşmaaaaağğğğyııııın!! Ağcelleeeemiiiizzz yooookkk bekleriiiizzz." Geliyorlar, nefes nefese. Telefonu ve Sivaslı yoldaşı devrettikten sonra güzergahın zoruna vuruyoruz.

Ben önden ulaşıyorum. Allah'ın sürüsüne bereket kulundan biri bile yok bugün burada! Bize ait şimdi göller, dağlar, bulutlar.... Yaşayacak hayatımız var!

Ardımdam yetişen ekiple hemen çadırı kuruyoruz. Onlar yatıyor, ben yemeğe oturuyorum. Gölü gören sırtın üstünden çığlıklar yükseliyor bir anda: Bir iki ikişi var ama yanımıza gelmiyorlar. Dağların coşkusunca haykırıyorlar. Bir dron gelip tepemde vızıldıyor! Uyuz oluyorum, içimden taş atıp düşürmek geliyor! İyi ki çok durmayıp defoluyor. İnsanlar da biraz daha oyalanıp kayboluyorlar.

Ağız sulandıran işime geri dönüyorum: 4 su bardağı bulguru küçük kamp tenceresine anca sığdırıp pişmeye bırakıyorum. Suyunu çekip çekmediğini anlamak zor olacak zira tencere dar ve derin! "Pişmiştir."deyip tabaklara pay ediyorum. Ben tencereden yiyorum zira dibi hafif sulu kalmış! Hata benim, ben katlanacağım sululuğa ama vız geliyor... Dağda yerken ben, ben olmuyorum. Artık iştahımdan etkilendikleri ve doymadığımı düşünüp kötü hissettiklerinden mi yoksa gerçekten fazla geldiği için midir bilmiyorum, teklifleri üzerine ikisinin tabağından da görgüsüzce yiyorum. Evvelallah midenin muradı kamil oluyor! Sonra çay, bol bol çay... Ardı kaliteli muhabbet ve gece...

Gece çöküyor ama F. Abi'nin tutkusu da o ana kadar mışıl mışıl uyuduğu tulumdan sanki sabah olmuş gibi çıkarıyor onu. Balık tutacak! Balık gece tutulur der! Kafa lambasını takar, suyun soğukluğuna aldırmaz girer dereye, her kayanın altını elleriyle yoklar ve balığı çıkarıp kıyıda kendisini bekleyen yardımcısına atar. Ben de bağırırak takılır, takip ederim onları: "Katiller, müslüman değil misiniz siz! Ne istiyorsunuz hayvanlardan?" Ne kadar haz etmediğim bir iş olsa da orada yargılayacak durumda değilim. Hayatımda gördüğüm en dürüst, en saf insanlardan biri F. Abi. Balık ve dağlar en büyük tutkusu. Abarttığını da hiç görmedim. Yumurtalıysa, küçükse suya geri bırakır. Uygununu ekip sayısına göre tutar ve tereyağında pişirip herkese sunar. Elbette bu tavrı, benim görüşüme göre, yaptığı işin doğru olduğunu asla göstermez ama dediğim gibi engel olacak da değilim. Balıkları tuttuktan sonra sabah kahvaltısı için soğuk kalacakları bir yerde muhafaza ettiler ve geçtik tulumlarımıza.

Uyku bölük pörçüktür bende, hele çadırda dön o yana, dön bu yana sabahı zor ediyorum. Güneşin etkisinden korumak için çadırın iç tekstili hep siyah. Hava kapalı sanıyorum bu yüzden. Dış tenteyi açınca yarısı güne boyanmış çıplak dağları ve çiğ mavi göğü görüyor gözlerim. Hava harika!... Biraz bulut da gelecektir öğlene doğru. Horuldayanları uyandırmadan ben kendi kahvaltımı yapıyorum. Ardından ihtiyar heyeti uyanıyor ve isteksizlik kokan soruları yöneltiyorlar:
-Daha erken değil mi ya?
-Nereye yürüyoruz şimdi Bayram?

- Erken değil biiiiiirrr! Yürümüyoruz, tırmanıyoruz bu ikiiiiiiii! Sizi buraya gül kokulu mum mühürlü kırmızı zarflı ipek kağıtlı mektupla çağırmadım bu da üüüüüüç! Hayde vira!...

Kahvaltıyı 2. gölün kenarında yapmaya karar veriyorlar. Balıkları ve pişirme setini de alıyorlar. Tabi -balıklar dışında- ben taşıyorum hepsini.

F. Abi soğan derdinde, çuval çuval toplayıp taşıtmışlığı çoktur. 10 yılı geçkin tanışıklığımızda her etkinlik soğan kokardı. Çadır, kıyafetler ve hatta araba! Her yer bu adamın dağ soğanı tutkusundan nasibini alırdı. Bugün pek fırsat vermeyeceğim:

- Kahvaltıdan sonra önce aşıta çıkarız sonra arkaya göle ineriz, toplarsın abi.

Söylem doğru ama yöntem biraz farklı olacak. İkinci gölün sekisine çıkıyoruz. Manzara şahane burada. Malzemeleri indiriyorum. Ocağı kuruyorum. Nefret ediyorum bu ocaktan. Alkol ocağıdır kendisi. Ateşi ayarlamak müşkül bir ameliye oluyor. Soruyorum alkol nerede abi? Yüzü asılıyor, hiçbir açıklama yapmadan "Ben 30 dk'ya gelirim bekleyin." deyip geri dönüyor kamp alanına, alkol çadırda kaldı zira! Biz M. Abi'yle hazırlıkları yapıp bekliyoruz. F. Abi geliyor, ne kadar hızlı gidip geldiğiyle övünüyor nefes nefese! "Ne hızlısı 40 dk oldu gittiğin!" diyor M. Abi. balıklar bol tereyağında pişiyor. Mevsim domatesleri tuzlanıyor. Nevale tüketiliyor. Çay demleniyor... Ardından yoldur, başlıyor yine.

Yemeğin rehavetiyle muhabbeti siyasete kaydıran ekibin sözlerini yüksek sesle kesiyorum:

- Abi bu çimen hattından yukarı vuruyoruz, zirveden bakarız rotaya...

Hızlıca başlıyorum dağın zorunu tırmanmaya, itiraz bile edemeden peşimden geliyorlar.

Zirvenin hemen altındaki sırta çıkıp gözlerimi bulutlarla raks eden şahin bakışlı dağlarla şen ediyorum bir süre. Sırtın batı yüzü, hemen 50 metre aşağısı Kolkanlı Gölü'nün yatağıdır. Çok sapa, uğrayanı olmayan bir sirk gölcüğüdür. Niyetim yanına inip onun da suyuna dokunmaktır lakin bulutlar yükleniyorlar o anda civar coğrafyaya. Kuzey ufku karman çorman bulut. Kapkara kayalar, beyazdan griye dönen alaca bulutlarla iç içe. Ağzım kulaklarımda seyrediyorum ben de öyle. Aşağından biri duymuyorum sanıyor olacak sitem ediyor sesini sakınmadan: "İşkence bu ya! İşkence." Sesleniyor ve gösteriyorum: "Aha zirve bu, 15-20 metre bir kaya tırmanışı ben gidiyorum gelirsiniz." Çıkıp dikiliyorum çok da önemi olmayan zirvede ama manzara şahane! Geliyorlar. Az önce sitem eden -adetidir- coşkuyla uluyor: "AAAAuuuuuuu!"

- Demin işkence, işkence diye nefes alıyordun şimdi Auuuu! Kolay mı böyle manzaraya şahit olmak?"

İşkence demediğine yeminler ediyor. Zirvede oyalanıyoruz. Fotoğraftan anlayan bir ben varım. M. Abi'nin kaliteli telefonuyla çekiyorum fotoğraflarını, olağanüstü görseller çıkıyor. Sitem ediyorum:

- Ulan biriniz de demiyor ki "Bayram geç de bir de biz seni çekelim!"
- Ne demek Bayram, geç!
- Oooo, Oooo! Ne fotoğraf, ne fotoğraf! diye diye çekiyor M. Abi. Ben de güzel bir fotoğrafım olacak sanıyorum. Bakıyorum, hüsran!

- Abi ben seni böyle mi çektim, Allah aşkına bir bak senin fotoğraflarına! Telefonu kaldırıp manzaraya tutsan kötü fotoğraf çekmen imkan dahilinde değilken böyle rezaletleri nasıl yakalıyorsunuz aklım alıyorsa namerdim ya!

- Tamam, tamam anladım ne istediğini; geç bir daha deneyeyim.
Geçiyorum.
- Ooooo, ooooo! Çıkırt, çıkırt, şak, şuk. Fotoğrafa bak fotoğrafa, kapak kızı yaptım seni Bayram. Gel bak!
Umudum yok ama belki ha! Yok, yine rezalet.
- Ya abi tamam bırak Allah aşkına ya, hadi iniyoruz.
- Tamam anladım anladım, geç bir daha.
Geçiyorum ama inişe... Çok çürük ve dik kayalık oluktan kendimizi yine dik ama nispeten sağlam çimenlik hatta atıyoruz. Bir hayli dik güzergahı göle doğru tüketiyoruz. Bir noktada ben hızlanıyorum. F. Abi sesleniyor yukardan:
- Bayram soğanlar yukarıda göle inmeye gerek yok.
- Ben ineceğim abi, sen git otla soğanını.
- Yok anca beraber, kanca beraber.
Göle ulaşıyorum. Yoldaşlar gözden kayboluyorlar. Nispeten sert rüzgar dışında ses yok. Karşıda piramit çehreli enli bir taş kütlesi: Leşkaya! Envai çeşit renk çiçek her yer. Yavaş yavaş gölü turluyorum. Sağ tarafta gölü besleyen küçük çaylar var. bunların içinden aktığı iki de çentik vadi var. Çarşak tabanlı, yer yer yeşillikli bir güzergah söz konusu. Kaya labirentini andıran bir bölgeye çıkıyor oluklar. Evet oradan gideceğim ve yeni bir mekanın keşfiyle daha da zenginleşeceğim. Küçük suyun yamacında demlenen dostlarımın yanına gidiyorum. Biri ayakkabıları çıkarmış, uzanmış bir kayaya kestiriyor. Öbürü soğan topluyor. "Buradan gideceğiz abi." diyorum. "Yeni yerler keşfedeceğiz." Çok yorulduysanız siz gidin böyle aşıta doğru, orada buluşuruz." Diyorlar ki "Biz de geleceğiz." Alkol ocağı yanımızda. Çay demliyor içiyoruz. Ben vadide yükselip kuytu bir yerde çiçek toplayıp dönüyorum. Toparlanıp vuruyoruz çarşağa. Çarşak ama akmıyor, kasmıyor, zorlamıyor. Oturmuş hep kayalar, güven veriyor. Önden hızlı hızlı tırmanıp haritalardan bildiğim minik su birikintisini arıyor ve buluyorum: Kış artığı bembeyaz bir kürtük, ardı yemyeşil gümrah çayırlıkla kaplı düz bir zemin ve "S" şekilli menderesimsi bir gölcük... Yanıma geliyorlar. O anda yamaçlardan urkekliklerin sesi geliyor. F. Abi'ye soruyorum: "Kim bağırıyor?" Cevap veriyor: "Kuş!". "Urkeklikler abi." Güzergah hakkında bilgi veriyorum ve tekrar devam ediyoruz suyun yanından. Derken bir an önümdeki kayalar garip bir şekilde yerlerinden oynayıp yuvarlanıyor izlenimine kapılıyorum. Durumun farkına vardığımda heyecandan ne diyeceğimi ne yapacağımı şaşıyorum:

- AHHHAAA, HAAAAA! HOOOYYYYYY! URKEKLiKLEEEEER URKEKLİKLERE BAKIIIN!

Ben ömr ü hayatımda böyle bir manzarayla karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Seslerini çok duydum, bayılırım o sese, beni benden alır. Kendilerini çok gördüm, uçurumlarda tırmanırken yanımdan çığlık çığlığa aniden kendilerini boşluğa bırakıp ödümü kopardıkları çok olmuştur. Yavrularıyla gezen anne bir bireyi görüp videoya aldığımda daha iyisini göreceğimi hiç ummazdım. Yanıldım! En az 4 dişi bireyin işbirliği halinde bir düzineden çok yavruyu güttüklerini gördü bu gözler o anda. 3-4 metre önümüzden gidiyorlardı. Savunmasızdılar. İki adım atıp yakalamak çok kolaydı. Çünkü urkeklikler uçamazlar, yamaçları yürüyerek tırmanır, tehlike anında kendilerini boşluğa bırakırlar. Güdük kanatları tombul toraman bedenlerini taşıyamaz anca süzülmeye kadirdirler. O anda kötü niyetli insanlara yakalanmış olsalardı hiç şansları yoktu. M. Abi bu türü tanımıyordu ama benim heyecanımdan olacak önemli bir an olduğunu düşünüp telefonuna sarılmıştı. Videoya alıyordu. Ben de kendime sövmeye başladım:

- Bayram senin kafanı, kıt aklını, olmayan beynini... Üşeniyor da makineyi niye almıyorsun yanına geri zekalı. Kafasız Bayram....

Kuşlar bizden ürktükleri için dik yamacın dibindeki kürtükten hızlıca tırmanmaya başlıyorlar. Gri kayalarla mükemmel kamufle olan tüyler bembeyaz karda ulu orta görünmelerini sağlıyor. Minik civcivler yetişkinlerin peşinden sorunsuzca tırmanıyorlar ve kayalık yamaçta yükselerek gözden kaybolma telaşını sürdürüyorlar. Ben heyecana gark olmuş yaşadığımız anın önemini kavramaları için abilere açıklama yapıyorum bir yandan:

- Değme kuş bilimcilerin bile kolay kolay denk gelemeyeceği bir deneyim yaşadık abi. Dile kolay en az 20 birey vardı. İşte aykırı gezmenin farkı budur! Böyle uğrak olmayan, yaban ve zor bölgelerde bu tarz deneyimleri yaşamak işten bile değil. Oraya da girelim, buraya da tırmanalım dememin sebebi bu! Açıkçası daha fazla içeri girmeye gerek yok bu hissiyat bana aylarca yeter!

O an muhteşem hissediyorum: "İyi ki gelmişim, iyi ki girmişim buraya. Ne nadir bir karşılaşmaydı!" Bu tecrübenin sonucunda bölgeye "Keklik Kuytusu" ismini layık görüyorum. Uzun zaman oluyor bir bölgeye kendimce ad vermeyeli... Hem telaffuz hem de ses uyumu açısından çok güzel bir isimlendirme oluyor. Orası artık benim için "Keklik Kuytusu" namıyla meşhurdur böyle biline... Haydi ismini ben verdim ömrünü Allah vere...

Biraz daha tırmanıyoruz ama yine duruyoruz. Kuşların tırmandığı yamaçları kolaçan ediyoruz lakin kusursuz kamuflaj yüzünden hiçbir şey göremiyoruz. Deneyim üzerine konuşmaya ve sağa soğa uğraya uğraya çarşakta ilerlemeye devam ediyoruz.

Hep derim, orada da diyorum:

- Abi bu kuşu duyuyorsanız, sıradan bir yerde değilsinizdir. Görüyorsanız normal bir yerde değilsinizdir. Yavrularıyla görüyorsanız asla normal bir yerde değilsinizdir. Deminki gibi bir sürü görüyorsanız attığınız her adımda tetik kesilmeniz gerekir zira ihtişamın ve tekinsizliğin içe içe olduğu ekstrem bir coğrafyadasınızdır. Bakın etrafınıza neredesiniz? Şurada bir ayının otlamadığına emin misiniz? Biz kuşları ve yavrularını gördük. İnanın bana ayı ailesi görmek çok daha muhtemeldir. Böyle yerlerde asla tedbiri elden bırakmamalı. Evet muhteşem bir ortam ama muhtemel felaket de bir adım ötede...

Bu minvalde konuşarak aşıt hizasına geliyoruz. Ben biraz daha tırmanıp aşıtın üst kısmına ulaşıyorum. Onlar aşağıdan geliyorlar ve aşıtın üstünde buluşuyoruz. Burada tekrar bir dinlence başlıyor. Verçenik yoğun bulutların gölgesiyle bir kararıyor bir açılıyor. Biraz kayıt alıp dinlenceyi bitiriyoruz. Bu noktadan sonra ben hızlanıp çadıra önce varıyorum. Ocağı hazırlayıp sarımsaklı domates soslu makarnayı kotarıyorum. Ekip yetiştiğinde yemek hazır oluyor. Dün akşam çadırda yemiştik bugün dışarıda boğuyoruz nevaleyi. Süreç aynı şekilde cereyan ediyor ve herkesin tabağından nasipleniyorum yine. Ardından sanırım 6-7 demlik (kamp demliğidir bu) çay demleniyor. Gece oldukta yine balık zoru tutan F. Abi dereye inip bir şey bulamadan dönüyor. Aslında bulamaması imkansız, küçük bulup suya geri bırakıyor demek daha doğru. İkinci gece balıkları rahat bırakmış oluyor.

Yine tekinsiz bir uykudan sonra sabahın erken saatinde çadırın etrafından insan sesleri duyuyorum. Biraz etrafta dolanıp sohbet ediyorlar nedense yüksek sesle. Döndüklerinde bizim çadırın kalkmış olmasını umduklarını dile getiriyorlar o anda çadırı boş zannedip. Ve gidiyorlar. 9 gibi ekip uyanıyor. Dışarıda dünkü Sivaslıyla karşılaşıyoruz. Sabahki grupla gelmiş anlaşılaşılan. Ekmek veriyorum tenezzül etmiyor. Kuşların nasibidir diyor, kayalara koyuyorum ekmekleri. Sonra kahvaltı hazırlığıdır başlıyor. Kahvaltı ardı toparlanma, mıntıka temizliği ve dönüş...

Uzun süren bir yolculuktan sonra Pazar'daki evimde dostlarıma mantarlı cajun baharatlı bulgur pilavı (evde bunlar vardı sadece yoksa bulgur delisi değilim) yanına salata ve yoğurt ile sofra hazırlayıp çay demliyorum. Sonra onlar yurduna ben kuşe-i uzletime... Selametle vesselam, dostlukla, dağlarla...



07.08.2026
Soğuksu/Pazar









Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Jübile yâhut Bir Özge Temâşâ

Rakka Rakka Koçdüzü

Ayı Döngüsü yâhut Tatos Tavâfı