Türkü Türkü Verçenik
Hazan deminin şafağında, dünyanın bu
ucunda, o Dağ’ın berisinde birikip Keklik Kuytusu’na gelen canlara da eyvallah…
Ala şafakta çatlayan tomurcuğa, uyuyan toprağa, çıtırdayan ota, vızıldayan
böceğe, çağlayıp akan ışıklı ince suya da eyvallah…
Heheeeeyy urkeklikler!
Hele size hele,
Eyvallah!..
Sonsuz esin kaynağım,
kelimelerimin billur pınarı Yaşar’ım cânım Kemal’ime hürmetle…
•
İhtiyarlarla Verçenik yamacında
geçirdiğimiz üç gecenin hemen ertesi sabahı uçağa binip soluğu Yalova’da almak
durumunda kalmıştım. Çocukluk yurduna vardığım o günün gecesinde başlayan on
iki saatlik hızlı bir şoförlükten sonra yine memlekette vermiştim soluğu. Hiç
alışık olmadığım bir seyahat temposuydu. Hastane, köy ve ev arasında birkaç gün
için dokunan mekikten sonra bu kez, Çamlıhemşin’de ikamet eden ahbaplarım Yasin
ve Ayşe’den bir Verçenik kampı daveti geldi. 20-23 Ağustos arası üç gece dört
günlük bir kaçamak olacaktı. İç Anadolu’nun bağrı Sivas’tan gelecek bir
arkadaşları ile birlikte dört kişilik bir ekip olacaktı. Lakin 19 Ağustos’ta annemle
yaylaya çıkıp iki günü ayının talan ettiği yayla evini düzenlemekle geçirmek
durumundaydım. Bütün yaz incelikle yaptıkları davetlerine sağlığın cebri ve
halin hilesindendir icabet edemediğim arkadaşlarımın bu çekici davetlerine
de yayla meselesinden dolayı -utanarak- iştirak edemeyeceğimi söyledim. Lakin
yaylaya sabah çıkıp akşam dönmek veya Verçenik aksiyonunun sabahında inmek de
mümkün olabilirdi. Onun için açık bir uç bırakıp aksi bir durumda haber
vereceğimi söyledim. İşler hiç de planlandığı gibi şekillenmedi. Tekrar
hastaneye gitmek zarureti ortaya çıktı. Yayla işi ertelendi, yine
köy-hastane-ev arasında mekik dokundu. Bu kaotik süreç bittiğinde aksiyonun bir
önceki akşamı planda bir değişiklik olmadıysa davetlerine icabet edebileceğimi
söyledim arkadaşlarıma. Sadece bir gün kısa olacak şekilde bir değişiklik
yapılmıştı. Onun dışında tasarı aynıydı. Dağa çıkış saati de öğleden sonra
olduğundan uyuşabilmiştik. Sanki iki hafta önce orada üç gün geçiren ben
değilmişim gibi heyecanla hazırlıklara başladım. Yeme içme, ulaşım planlamaları
yapıldı. Dağın ve dostluğun karşı konulamaz cezbesine tâ Sivas’tan kapılıp gelen
Sema, Yasin ve Ayşe’nin kadim bir dostuydu. - Yine Yasin ve Ayşe’nin ince davetleriyle-
kendisiyle aynı sofrada yemek yemiş, birkaç saat de olsa keyifli muhabbetlerine
dahil olmuştum. Bundan dolayı Sema’nın sadece kim olduğunu biliyordum. Üç sıkı
dostun yabancı sayılabilecek birini, uzun yıllara yayılan anılarla ilmek ilmek
ördükleri kıymetli aşinalıklarının sınırları içine dahil etmeleri o yabancı
için onur duyulacak bir şeydi kanımca. Bir insana sana değer veriyoruz demenin
en latif eşkalinden biriydi.
Akşamdan bütün malzemeleri
hazırlayıp yere gelişigüzel diziyorum. Sabah oldukta her şeyi çantaya
istifleyip hazırlığı bitiriyorum. Hava durumunu öngörmek kolay oluyor. İspir semasında
hiçbir sorun yok. Çıkış günü Ayder ve Yusufeli hafif sağanak yağışlı görünse de
dağda olacağımız iki bütün gün hava gayet mutedil olacağa benziyor. Rize
otogardan arkadaşlarını almaya giden ekibi yolda oyalanarak beklemeye karar verip
yola çıkıyorum. Kurtluyum zira çıkmalıyım… Ardeşen’de aracın hayati sıvılarını
ve lastik basınçlarını kontrol etmek için benzinliğe doğru ilerlerken kararan
semaya çeviriyorum bakışlarımı: Karadeniz üzerinden dağlara doğru, horon vurur
edasıyla bir sıra ilerleyen dik başlı kümülonimbüsler her an patlamaya hazır
bir gök gürültülü sağanağın coşkusunu yaşıyor gibiler: Haydeee berabeeer ooooyy
ooooy! Gümm gümm, çatt çutt… Bu sağanağın dağlara bir etkisi olmayacağına eminim.
Meteorolojinin uyarı sayfasını kontrol ediyor ve güncellendiğini görüyorum:
Trabzon ve Giresun için sarı kod! Verçenik’e kuş uçuşu bir hayli yakın bir
bölgede olan Kabahor Yaylası’nın canlı kamera görüntülerini inceliyorum:
Parçalı bulutlu bir atmosfer hakim. Hareketli kamera yüzünü Karadeniz yönüne
çevirdiğinde karanlık bulutların orayla sınırlı kaldığı görünüyor. Derken gök
gürültüsü ve sağanak patlıyor, bulutların horonu hızlanıyor zaar. Ufak bir kamp
tüpü alıp Çamlıhemşin’e doğru yavaş yavaş koyuluyorum. Yasin de yolda
olduklarını söyleyince Çamlıhemşin’de bir otoparkta buluşmaya karar veriyoruz.
Kısa bir bekleyişten sonra ekip bir araya geliyor, çantalar arabaya aktarıldıktan
sonra bulut diyarına yolculuk başlıyor. Kaliteli sohbet eşliğinde civar
coğrafyayı da seyrederek yükselirken bir noktada bulutlar dağılıp göğün yumuşak
mavisiyle gözlerimizi şen ediyor. Dağda geçireceğimiz güzel anların muştusu
oluyor öğle üstü güneşinin tatlı ışığı… Yolun yorgunu Sema’nın arkada daldığını
fark ediyorum. İlk kez geldiği için coğrafyayı kaçırdığını düşünüyorum lakin hemen
uyanıyor.
Bölgeyi ilk kez deneyimleyen
insanların olduğu ekiplere aşinayım. İnsanların böyle güzide mekanları ilk kez
deneyimlemelerini izlemek ve buna az da olsa katkı sağlamak kendi adıma iyi
hissettiriyor. Ama o gün benim ilk kez deneyimlediğim bir durum var: Ayşe 18
haftalık gebe! Bu benim için -Ayşe ve Yasin bir çocuğa daha niyetlenmezlerse-
sanırım bir daha deneyimleyemeyeceğim bir tecrübe olacak. Doğal olarak pürdikkat
olmak gerekecek. Ama ikisinin de işini bilen profesyonel sağlıkçı kimlikleri
yanında eğitimli birer dağ tutkunu olma özellikleri var. Bundan dolayı aksiyonu
başımız ağrımadan tamamlayacağımıza dair kendimi ikna ediyorum.
Yayla yerleşkesine ulaşıp
çantaları hazırlamaya koyuluyoruz. Ayşe çanta taşımayacak, Yasin iki çantanın müzmin
katırlığına niyetlenmiş halde. Yüklerinden bir kısmını ben alıyorum ve bizi
Kapılı Göller’e ulaştıracak patikaya vuruyoruz tabanlarımızı iştiyakla. Gidilen
yer aynı olsa da her ekibin karakteri benzersiz olduğundan aksiyonun doğası da
ona göre farklı olacak. Muhabbet ise alışageldiğim ve daha çok dinleyicisi
olduğum elli yaş ortalaması -dolayısıyla sıkıcı- sohbetinden kesinlikle
bambaşka olacak. Heyecanın sebeplerinden biri de budur sanıyorum. Grubun en
yaşlısı ben olsam da aynı nesle mensup insanlarız hepimiz.
Konuşa gülüşe, aheste aheste yürümeye başlıyoruz. Hava mevsimin mutadına aykırı
olarak bir hayli soğuk! Bunu önce belimde, yükseldikçe de ellerimde hissediyorum.
Burayı bu mevsimde ilk kez bu kadar soğuk deneyimliyorum. Civar coğrafya ve
özellikle de dağlar yoğun bulutla kaplılar lakin yağış ihtimal dahilinde değil.
Parça pamuk bulutlar -her ne kadar çok yoğun olsalar da- yağışsız havanın
göstergesi olarak kabul ediliyorlar. Hem meteoroloji hem de yayla lazolojisi bunda
hemfikir. Bizim yaylada, denizden “bu yani” gelip yaylanın iki tarafından
yükselerek Altıparmak’a el ense çeken böyle parçalı bulutlara “Pamuk Dayi”
diyorlar ve o gün için kaybolmaktan endişe etmeden yüksek meralara çıkabiliyorlar.
Neyse geçelim, yağmayacak işte…
Yolda bulutlarla sarmaş dolaş
dağların mistik görselliklerini izlemek için sık sık duruyor, birbirimizi
heyecan ve şaşkınlıkla uyarıyoruz. Yöreye özgü bitkiler, çiçekler, havada asılı
kalan kerkenezler, mantarlar, önümüzdeki güzergâh vb. hakkında konuşarak bir
hayli yükseldikten sonra rotanın zoruna girişeceğimiz çarşak bölgeye varıyoruz.
Buradan itibaren dinlencelerin sıklığı artarken adımlarımızın hızı azalıyor.
Mabet yakın: Niyet ettik niyet eyledik, kahyâ-yı keyfin ırızası içün…
En dik kısmı tüketip dere
geçişini de yaptıktan sonra önümüzde yükselen dikliğin ötesinde, Verçenik’in
kara piramidinin kaim olması gerektiği yerde nispeten hızlı hareket eden
yuvarlak bir bulut kümesi görünüyor. “Bakın bu bulutun çekirdeği Verçenik!”
dememe kalmadan sol taraftan Üç Doruk’un kara yavuz duvarı buluttan sıyrılıp
açığa çıkıyor ağır ağır, hiç acele etmiyor! Hayranlığımızı ifade eden nidaları
koyuveriyoruz yine: “Vaaaaooooovvv!”. Duman yine yapacağını yapıyor, dağı bambaşka
bir çehreye bürüyor, asla tekrarı olmayacak bir görsel sunuyor bakışlarımıza…
Yükseldikçe aşağıda kalan ana buzul vadisinin gölleri de görüş alanımıza
girmeye başlıyor.
Kapılı Göller bölgesine çıkan
güzergahın bir noktasında kayalar arasında gideğen oluğuna yakın ve daha dik
ilerleyen kestirme patikaya Sema ile ben girerken Yasin ile Ayşe rahatlığına
nispeten daha uzun bir yürüyüş isteyen patikaya devam ediyorlar. Göllere
yaklaştığımız bir noktada Sema’ya: “İlk kez görecek olanın önden yürüyüp önce
görmesi adetimizdir.” diyorum ve o anları güzelce kaydettikten sonra kamp
alanımıza varıyoruz: Hiç kimse yok! Ertesi günün öğlenine kadar da olmayacak.
Çok sürmüyor ki bölgeye kapı olan
sırttan Ayşe ve Yasin arz-ı endam ediyorlar. Ayşe’nin nefesinden Hemşin zılgıtı
yankılanıyor dağlarda. Çadırlar kurulup, özlenen yemek hazırlanıyor. Erzak bir
hayli fazla. Açken yapılmış alışveriş belli. Yasin’in marketteki halinin taklitini
yapıyor hanımlar: “Bunu da yiyeceeem, bunu da yiyeeeceem.” Yalan da hilaf da
onların; ben görmedim, aktarıyorum sadece!
Yürüyüşün ilk yorgunluğunu
bertaraf etmek için önce Ayşe’nin hazırladığı enfes nohut dürümlerini hiç ediyoruz.
Tamam kabul, ben hiç ediyorum! İki lokmada değil de dört lokmada yutuyorum ayıp
olmasın diye ama yine de ayıbı engelleyemiyorum. Muhtevasının inceliklerini ve
nasıl bu kadar leziz olabildiğini asla kestiremediğim bir tarifle daha şaşkın
düşüyorum göl kıyısında ağzımın kenarını yalarken. Arada kuruyemiş ve protein
bar gömüyor, sarımsaklı domates soslu makarna yapmaya başlıyoruz. Lakin beklenmedik
bir soğuk tarafından gafil avlanmışız. Katman katman ne bulduysak giyinmemize
rağman asla ısınamıyoruz. En geniş çadırda ocaklardan birini yakıp ısınmaya
karar veriyoruz. Makarnayı Yasin’le -kayda değer bir kısmını dökerek- kotarıp
benim çadırımda ocağın etrafında toplanıyoruz. Makarnayı bitiriyoruz -ben bitiriyorum,
ona da tamam; ufacık çatalla tane tane- çay demliyoruz. Devam eden muhabbet
sayesinde hızlı gelen akşamın alacasıyla birlikte anca “ısıniyi gemugleğemuz”.
Başlangıç günü için bu kadar. Nispeten sert esen rüzgâr ve soğuk havanın
ilerleyen günlerde devam etmemesini umarak ayrılıyor grup. Hanımlar çadırlarına
geçiyorlar. Ben ve Yasin çadırda çay eşliğinde alengirli konulara dalıyoruz.
Mistik ve materyalist yönelimli iki karşıt konumlu bireyin kaliteli sohbeti
zamanın göreceliliğini kanıtlar nitelikte oluyor. Ardından Yasin de çadırına
geçiyor ve sabahın alacasına kadar sürecek olan netameli uyku sürecim böylece
başlıyor.
Gün doğumuna yakın bir saatte
dalabildiğim nispeten derin 1,5 saatlik bir uykudan sonra çadırdan çıkıyorum:
Saat 06.30. Bir hayli geç olmuş, ukekliklerin çağrısını duymuyorum bu şafakta. Körpe günün pırıltılı halesi Verçenik’in ardından puslanarak yayılıyor.
Karşı sırtlar ve yüksek zirveler günışığıyla buluşmuş olsa da kamp alanımızın
serin gölgeden kurtulmasına epey var daha. Diğer çadırlardan tatlı tatlı
horultular yükseliyor. Daha uyanmalarına vakit olduğunu düşünüyorum. Verçenik
yamacında yükselen çarşak bölgede tırmanıp daha da yukarıdaki blok kayalıklarda
ufak tırmanışlar yapıyorum ayıp olmayacağını umarak. Bütün katmanlar üzerimde.
Gün ışığıyla nihayet buluşunca iki katmanı çıkarıp devam ediyorum. 08.00’da
kamp alanına geri döndüğümde Yasin’i uyanmış, kahvaltı için su kaynatır halde
buluyorum. Aslında herkes kalkmış o anda. Kahvaltıyı elbirliğiyle hazırlayıp
öğütmeye koyuluyoruz. Neden sonra elde değnek bir
çoban geliyor yanımıza çıngırak sesleri eşliğinde. Yiyecek ve çay paylaşıyor, bir süre sohbet ediyoruz.
İki de köpek var: Biri mastif kırması diğeri ise Sivaslı. Sivaslı olanın
huysuzluğunu çobanın ağzından duyuyoruz. Her çoban kendi Sivaslısı için “Adama
bir şey etmez!” derken ilk kez bir çobanın köpeği için “Ona yaklaşma,
saldurur.” dediğini duyuyorum. Elbette yaklaşmıyoruz, bize ne! Çobanı salıp da
kahvaltıyı tamam ettikten sonra gün içinde ne yapacağımızı kararlaştırıyoruz.
Ayşe 3000 metrenin üzerine
çıkmanın kendi durumu açısından sakıncalı olduğunu, kamp yerinde oturup kitap
okuyacağını söylüyor. Bize gitme izni veriyor. Nereye? Hemşin Gediği’ne doğru
bir gidelim hele bakarız diyoruz. İçinde dış katmanların; çay, kahve ve bilumum
çerezle barın olduğu bir çanta hazırlanıyor. Herkes çantayı taşımaya gönüllü
olsa da Yasin gırgırına taş-kâğıt-makas yapmayı teklif ediyor. Önce Sema ve Yasin:
Yasin mort… Sonra ben ve Yasin: Yasin yine… Ben kazandım ama Yasin’in kaybı
kabullenmesi birkaç saniye gecikince ortaya gülerek hatırlanacak bir anı kalmış
oluyor. Çantanın katırlığına Yasin soyunuyor ve Hemşin Gediği’ne doğru labirent
patikaya vuruyoruz.
Dinlene dinlene çıkıyoruz. Ufak
bir dağcılık faaliyeti konusunda ne düşündüklerini soruyorum, hiç tereddüt yok.
Hatta şu kayalık boyunca çıkalım deniyor. Orasının yoracağını düşünüyorum,
bakarız yukarıda diyor devam ediyoruz. Doğru düzgün akan son kaynak suyunda
sulanıyoruz ama yanımıza su almayı ihmal ediyoruz o anda. Gediğe
yaklaştığımızda susuzluğun sıkıntısı iyice beliriyor. Türk kahvesi yapacaktı
Sema zira. Gediğin arka yamacının ortalarına doğru kaynakların belirdiğini
oraya inebileceğimizi söylüyorum, kabul görüyor. Gediğe yaklaşırken şahin
bakışlı kaya kulelerinin etkisinde kalıp bir iki kayıt alıyoruz. Sonra seriyoruz
yorgun mabatlarımızı nemli toprağa, seyre koyuluyoruz altımızda sekilenerek
yayılan buzul göllerini. Çadırlarımız seçilebiliyor buradan. Yemek yaptığımız
noktada Ayşe’nin oturduğunu da görebiliyoruz. Ses veriyor, ıslığı kaya
duvarlarından sektirip çoğaltarak Ayşe’ye gönderiyoruz. Cevap gecikmiyor. Bir ara
bize ulaşan boğuk zılgıtların ritmi doğal gelmiyor. “Bu kadar çığlık
atmamalıydı!” diyor Sema, “Sanırım bir şey söylemeye çalışıyor!”. Kısa süren
endişeli bir kararsızlıkla sessizleşiyoruz. Tekrar bağırıp cevabı yokluyoruz,
gecikmiyor: “Ah ho ho ho ho hooooooyyyy!”
- Tamam, keyfi yerinde!
Aniden neşemizi bulup senkronize
halde ayağa fırlıyoruz. Bu sefer üçümüz bir olup aynı anda haykırıyoruz: “Bir,
iki, ÜÜÜÇ: Haaaaaooooooooyyy!” dinliyoruz.
- Heh hee! Hadi bağır bakalım,
sıra sende…
Ses veren yankı…
Gediğin güney yüzünde, İspir
topraklarında kalan Korhuni Gölü’ne doğru inmeyi düşünürken sabahki huysuz
Sivaslı’nın kargışı yankılanıyor vadinin batı yamacından beri. O anda
Sivaslıyla uğraşacak halimizin olmadığına kanaat getirip güzergahı tekrar
değiştiriyoruz. İhtiyarlarla geldiğimizde Keklik Kuytusu adını yakıştırdığım, dört bir yanı eksantrik sivri kulelerle çevrili,
çarşağı bol bölgeye doğru inmeye koyuluyoruz gediğin güneydoğusu boyunca. Orada kaynak, hiç olmadı küçük
bir göl olduğunu biliyorum zira. Hem belki urkeklikleri -hiç zannetmesem de- yine
görürüz diye düşünüyorum, kim bilir… Çarşakta yürümek, üstüne bir de inmek
genellikle can sıkıcı olsa da ekibin enerjisinden bu durumun sıkıntı
yaratmayacağını anlıyorum. Labirenti andıran kaotik ortamda kısa süreli bir
inişten sonra göllenmiş menderesin ucu görünüyor. Hemen ardından ufak bir
kaynağın lıkırtısını işitiyorum. Gayet iyi akıyor! Yine mabatları toprağa terli
sırtlarımızı da kayalara yaslayıp oturuyoruz. Sema’nın Türk kahvesi yapmasını
beklerken konuşmaya devam ediyoruz. Sema soruyor: Tam bardak mı içeceksiniz.
- He he, tam tam, büyük büyük!..
Yoğun köpüklü sert kahveyi
höpürdetirken yine alengirli konulara dalıyoruz. Annelikten, babalıktan, aile
olmaktan vs. bahsediyoruz. Malum bir baba var yanımızda…
Kuruyemişli bar yanına biraz da
hurma öğüttükten sonra geldiğimiz yoldan tekrar dönüşe geçmek üzere çantayı
toparlıyoruz. Katırın değişmesi gerekiyor ama gırgırına yine taş-kağıt-makas
ritüelini icra ediyoruz: Sema mort! Ama iki insan azmanı varken onun taşıması
ayıp. Ben sırtlanıyorum ve hafif tırmanışa başlıyoruz indiğimiz çarşaktan yukarı.
Hemşin Tepe’ye çıkma fikrinden
cayıyoruz: Ayşe’nin daha fazla yalnız kalması doğru görünmüyor o anda. Gediğin
üstünde bağırıp karşılık bekliyoruz. Ayşe keyfini çığlıklarına yükleyip bize
gönderiyor yine, biz de keyifleniyoruz:
- Tırmanalım!
- Şu yeşil hattan yan yan
çıkalım. Biraz eğimli görünüyor ama üzerindeyken öyle hissettirmeyecek.
Başladık. Yasin kayalardan
tırmanmayı öneriyor:
- Hay hay, bana uyar!
Kayalık sırta vuruyoruz. Kılçık
hatta kayaların aralık yaptığı çimenlik bir noktada durup biraz kayıt alıyoruz,
gülüp eğleniyoruz. İrtifayla coşku artıyor, hipoksik ortamda kafalar
güzelleşiyor. Sema çimenlik bir hat belirleyip gösteriyor: “Tamam, sen devam et!”
Yakın durarak tırmanmaya başlıyoruz ama zirve altı kısım birbirleri üstüne
eğreti duran blok kayalardan oluşuyor ve çürük bir yapı söz konusu. Bizi yorar
dediğim riskli kısım orası. Derken 40-45 derecelik düz bir kayanın çatlaklarına
basarak çıkacağımız ilk çok basit kaya tırmanışı kısmı geliyor. Rahatça geçiyoruz.
Burada Yasin öne geçiyor dört uzuv kayada basit seviyede kısa bir tırmanış anı
daha geçiriyoruz. Basit seviyede ama teorik olarak ip emniyeti alınması gereken
bir nokta burası. Biz serbest gidiyoruz o anda. Yasin ile benim boy avantajımız
var ama bizim kolay ulaştığımız ve güvenle tutunduğumuz noktalara Sema’nın uzanmakta
zorlanması mukadder. Tereddüt ettiği halde grubun insicamını bozmaktan endişe
etmemesini umuyorum. Döneriz olur biter. Dönmüyoruz.
Bir noktada kayalar sağ taraftan emniyetsiz bir tırmanış gerektirir hale bürünüyor. Dar bir çatlak var, çatlağın içinde elle düşürebileceğim taşlar da var ama "Iııhh, tereddüt varsa sıkıntı var.” Arka tarafa geçmemiz gerekiyor ama durduğumuz yer bir hayli eğimli ve dar. Sema dağa sarılı, Yasin de onun hemen yakınında beklerken iki kayanın dar bir açıyla birleştiği noktaya ayaklarımı sıkıştırarak sağdaki kayanın eğimli sırtına çıkıp arkaya geçiyorum. Buradan yukarısı güvenli bir tırmanış sunacağa benziyor. Şimdi mesele buraya geçmek. Tekrar arkaya geçip Sema’nın güvenle yukarı çıkmasını sağlamak gerekecek. Bir elinden sıkıca tutup destek olarak iki kayanın açı yaptığı yarığa gelmesini sağlamak en doğrusu olacak. Risk, üzerine bulunduğum zeminin de eğimli olması. Sema’ya destek olurken ben kayarsam hiç iyi olmayacak. Ama tereddüt edecek kadar da riskli değil. Kendimden eminim. Sol elimle bir kayanın kütlüğüne tutunup kendimi sağlama aldıktan sonra aksiyon seri bir şekilde gerçekleşiyor. Güvensiz hissettiren bölgeyi güvenle atlatarak zirvenin güney yüzüne geçiyoruz. Kısa süren bir dizi tırmanışın ardından zirvedeyiz.
Tebrikleşiyoruz, çığlık atıyoruz.
Ayşe’ye el sallıyoruz ama yeni bir grubu da fark ediyoruz. O anda canımızı hiçbir
şey sıkamıyor. Tekrar oturuyoruz. Yiyip içiyoruz. Fotoğraflar çekiyoruz. Anı
biriktiriyoruz. Henüz tanıştığım insanlarla kolay kaynaşamayan benim gibi birini
bile dağ, kısa sürede yeni bir arkadaş sahibi yapabiliyor.
Yasin kayıt alıyor:
- Sema geldiğimiz yer nasıldı?
- Akıllı insanların gelmeyeceği şekildeydi…
Akıl bir damla su! Yüksek irtifada
su erken buharlaşır malum. Zirvede sefanın dibini sıyırırken Sema “Bu Dağlar Kömürdendir”
türküsünü söylemenin tam yeri olduğunu ifade ediyor ama sesinden yakınıyor. Türküyü bilip bilmediğimi soruyor, elbette biliyorum. Ben tek başımayken hep söylerim,
bağıra bağıra. Araba kullanırken, duş alırken. Ama insan içinde pek mümkün görünmüyor.
Derken arkadan bir ses yankılanıyor: Sabahki çoban!
- Ula biz neree celduk ha boyle?
- Hayvanları bıraktın da niye
buraya geldin?
Elde çoban değneği, ayakta kara lastik,
sırtta yün kazak, pantolonun kıçında içten yamalı iki delik. Alabildiğine
doğal, yapmacıksız, gocunmasız! Kıyafetleri neyse, güzel havada sorun çıkarmaz
ama kara lastikler? Bunlarla dolaştığımı hatırlıyorum. Blok kayada çok iyi tutuş sağlar lakin
çarşakta ne kadar keskin uç, küçük taş varsa hepsi ayağın tabanındadır. Terletir,
leş gibi kokutur. Bilekler açıktadır en ufak terslikte ayak burkulur, bir kaya
açık bileği kesebilir vs… Düşünceler zihnime doluyor. Ama yürüyordum bir şekilde, tırmanıyordum. Annem de çocuk yaşta ayakta bunlarla çobanlık yaptı. Hala daha giyiyorlar. Dedem de öyle yapıyordu. Hatta kara lastiğin son
teknoloji olduğu “yenilikçi” zamanlar, o zamanların çilekeş insanları da vardı. Ne
giyiyorlardı? Dedemin anlattıklarından biliyorum, babamın babası. Yeni doğmuş
buzağının derisinden çarık, dize kadar sarılır. Sırtta elli kilo yük, elde tulum…
Önde büyükbaşlar katar katar, ver o çiçek kokulu güzelim ellerini oyyy yaylalar
yaylalar! Düşüncelerimden sıyrılıyorum. Aslında dağda çoban görmek beni gerer
genelde. Turistik olmayan yaban bölgelerde yalnız yürüyüşlerimde şüpheci tavır
takınır, beni zorlarlar. Sivaslılar yürütmez, canımı sıkarlar. Ondandır keçi,
çoban ve Sivaslılara karşı bir önyargı oluşturmuştum. Ama şu anda çoban bizim anımıza
güzel bir çeşni katmış oluyor. İçimden esenlik diliyorum kendisine ve
ayrılıyoruz.
İnişi akıllı insanların
tırmanırken tercih edecekleri güvenli -doğal olarak sıkıcı- çayır hattından
yapıyoruz. Hemşin Tepe altı çarşağın düzlüğüne ulaşıp labirent yürüyüşüne
başlıyoruz. Göl bir hayli kalabalıklaşmış. Çadırlarımızın etrafı çadırla
dolmuş. Yasin tanıdık olup olmadığını merak ediyor. Ben -soğuk nevale- kalabalık
istemiyorum.
Son düzlükteyiz, göl kıyısından yürüyoruz. İki genç geliyor ellerinde pet bidonlar:
- Dağcı mıymışlar?
- Değilmişmişler, öyle eğlenmeye gelmişmişler, Ridakmışmışlar, su alacakmışmışlar.
- Haydiymişler.
- Görüşürüzmüşler…
Göl kenarındaki son çarşak geçişini
hızlıca yapıp kamp alanına önden varıyorum. Ayşe keyifsiz zira şişme flamingo
var ilerde,
pespembe…
Ha ha!
Boku yedik!..
Ayşe pilav yapmış, yemek hazır! "İnsanları
sonra düşünürüz abanalım mideye n’olur."
Yasin’le Sema da ulaşıyor sofraya. Dağdaki aksiyondan dem vuruyorlar. Hala etkisindedir zira. Sema Ayşe’nin kulağına tırmanışı tasvir eden bir şeyler fısıldıyor. Çekinmemesini, sesli söylemesini istiyorum zira ne söylediğini adım gibi biliyorum. Sema da söylüyor. Aynen öyle diyorum!..
Yasin:
- Tanıdık var mı bir bakayım.
Ayşe:
- Ne tanıdığı Yasin, pembe flamingo
getirmişler görmüyor musun ya?
Yasin gitmiyor zira evliliği tehlike
altına girme potansiyeli taşıyor.
Yemeği yiyoruz. Ama modumuz düşük: “Ne yapsak?”
- Toplanıp gitsek mi gölün karşı
kıyısına? Haydi biri karar versin.
En kararlı olan Yasin, “Toplanıp
gidelim, net!”
Toplanıp gidiyoruz. Önce ilk düzlüğe gidiyor çantayı bırakıyorum. Sonra ikincisine gidiyorum orasının daha güzel olduğuna karar verip dönüyor çantayı oraya götürüyorum. Hanımlar da çantalarını götürüyorlar. Ben kamp alanına geri dönüp çadırımı sökmeye başlıyorum. Arkama iki genç gelip bir şey arıyormuş gibi yapıyorlar. Kıbleyi aradıklarını anlıyorum:
- İşim biraz uzun sürebilir engel olmayayım.
- Yok abi.
deyip kamet getiriyor biri. Çekilmeme fırsat vermeden.
- Ulan bana niye secde ediyorsunuz!
diye kargışlıyorum içimden. Çadırın kazıklarını söküp yana taşıyorum. Arada alçaktan bir müzik sesi geliyor:
- Rize'ye mandalinaaa gel salina salinaaa!
Göl kıyısında iki vücutçu genç elde boks eldiveni antrenman yaparken garip sesler çıkarıyorlar:
- Ihssss Ihssss, aeyyyyy ıhsss aeeyyy!!
- Ulan dişi ayılar çiftleşme çağrısı sanıp gelecekler, ne yapıyorsunuz siz?
Gözüme şişme pembe flamingo takılıyor yine.
- Nasıl bir ortamdır bu Allah'ın dağında. "Grotesk" dedikleri bu m'ola?
Çabuk kaçmak gerek. Yasin de geliyor. Çadırları söküyoruz. Yeni kamp yeri çabuk kuruluyor.
Yeni yerimizden memnunuz. Böyle
olacağı belliydi aslında hava güzel, zaman uygun bu mıntıka boş kalmayacaktır,
uzağa kuralım demeliydim diye düşünüyorum çiçek toplamaya çıktığım yukarıdaki kayalardan dönerken. Üç sıkı
dostun soğuk suya girdiğini görüyorum, yanlarına gidiyorum. Zemin balçık, suda
çok ilerlemiyorlar. Ben de hazırlanıp gidiyorum. Onlar biraz oyalanıp
çıkıyorlar. Ben atlayacak uygun bir yer arayıp atlıyorum: Soğuk! Buz buz buz! Kıyıya
paralel dört beş kulaç atıp kayalara çıkıyorum tekrar. Bir daha atlıyorum. Aynı
şekilde çıkıyorum. Üşüyeceğim belli ama bir daha atlamak için bekliyorum. Diğer
arkadaşları çağırıyorum, kayalarda suya girebileceklerini düşünüyorum. Sema’da
terlik var gelip bir giriyor. Sonra Ayşe ve Yasin’in fotoğraf çekmek
istediklerini söylüyor. Başta anlamıyorum, suya girerken çekilmek istediklerini
sanıyorum çağırmaya devam ediyorum. Ardından jeton düşüyor, geç düşüyor, bungee
jumping yapıyor zaar. Bir kere daha atlayıp çıkıyorum. Üstümü değiştirip çiçeği
burnunda anne ve babanın Verçenik fonunda fotoğraflarını çekiyorum.
Bebek kız, ismi İdil olacak, çoban hayatını anlatan pastoral şiirler. Harika bir kız ismi. O anda aslında ekibin beş kişi olduğunun farkına varıyorum. Anne karnında Verçenik’e gelmiş olmak kızın hayat hikayesinde ince bir detay olacak… Belki anlatacağı ilk ayrıntılardan biri olacak. Öyle detayları bol bir hayat diliyorum küçüğe. Pastoral yaşam tarzına heveslenmesi nasip ama şiir gibi yaşaması herkesin temennisi olacaktır. Şiir gibi olsun o zaman, ismiyle müsemmâ bir hayat yaşasın.
Fotoğraf işi bitiyor. Ben
pantolonu pijamamın üstüne giyiyorum. Ne bulursam giyiyorum. Hava bugün daha
cana yakın davranıyor ama akşam serininde üşümekten endişe ediyorum. Hepimiz ediyoruz.
Yasin’in pantolon altına şort giymesiyle hanımlar hunharca dalga geçiyorlar. “Bir
şey yok ne var halinde?” desem de acımadan vuruyorlar. Derken Sema, Ayşe’nin
alacalı kostümüne dikkati çekip Erol Taş kahkahasını Ayşe’ye yönlendiriyor. Bu sefer Ayşe kendi yaratıcı kolajına kendi gülüyor.
Sırada ne var: Yemek… Makarna...
Hah haaa! Ayşe makarna yapıyor. İki adet Meksika soslu fasulyeyi karıştırıyoruz
iki ayrı kapta. Sema kavurma teklif ediyor. İstemeyince şaşırıyor. "Siz nasıl yaşıyorsunuz?" gibilerinden hayretle soruyor: "Nasıl yaa?" Kocaman
kavurma paketini ortadan ikiye hıyar gibi yarıyor. İyi ki istememişiz diyorum. İki
toraman kavurma parçasının birini Yasin, birini de Sema makarnaya boca
ediyorlar. Şaşkınlıkla bakıyorum, güya yemeği ben çok yiyorum! "Kendi adımı kendim çıkarıyorum ben tek suçum bu!" Neyse, gömüyoruz…
Güneş gölün bu kıyısından erken kaçıyor, karşı taraf hala ışık. “Olsun sabah sıra
bizde olacak!” teselli buluyoruz. Öğlen gelen gruptan sonra iki de dağcı grubu gelip
çadırları yine o kıyıda kuruyorlar. Orta yaşlı top sakallı biri biz sofradayken
geliyor. Hoş beş ediliyor. Yasin adamı tanıyor. Adam çaya davet ediyor,
bardakla gelin diyor, bardağımız yok diyor. Tamam diyoruz, sonra gitmeyiz
diyoruz. Yemekten sonra Yasin gidiyor. Biz kalıyoruz. Gölgede mısır patlatıyoruz.
Gömüyoruz. Verçenik ve civar kaya duvarları tatlı bir kızıllıkla yanıyor. Yasin
geliyor, tanıdıklarmış. Bir daha mısır patlatıyoruz, bir daha gömüyoruz. Bar
gömüyoruz, kuruyemiş gömüyoruz. Mideyi mezbeleye çeviriyoruz. Çay içiyoruz.
Demliyoruz bir daha içiyoruz. Paşa çayı yapıyor içiyoruz. Sema tekrar türküden
dem vuruyor, sanırım söyleyebilirim diye bir güven geliyor içime. Fazla
tizleşmeden kontrol edilebilir pes tonlarda ilk kıtayı okuyorum:
“Bu dağlar kömürdendir, geçen gün
ömürdendir…”
Diğer dörtlüklere geçmiyorum. Bu kadar
yeter, utanıyorum. Alkışlıyorlar, teşekkür ediyorum.
Ve akıp giden muhabbet ile telefondan dinlenen türküler eşliğinde, güzide geceyi çekip getiriyoruz
yamacımıza…
Ay ışığı yıldızları engelliyor
biraz ama civar coğrafya gümüşî şavkla hafiften ışıldıyor. Ayşe çayıra serdiği
matın üzerinde tuluma girip kozasında sessizleşiyor. Sema “komiş o havalara” tulumsuz
uzanıyor. Yasin “Ben çadırdan başımı çıkaracağım.” dese de o da eşinin yanında
kozasına bürünüyor. Ben üşeniyorum, direniyorum ama dayanamayıp Yasin’in
yanında uzatıyorum matı giriyorum tulumuma. Botun birini yastık yapıp sırt üstü
yıldızları izlemeye başlıyorum. Görüş alanıma yeryüzüne ait hiçbir şeyi sokmadan
sadece gökyüzüne odaklanıyorum. Gecenin sonsuz derinliği de beni izliyor sanki.
Güneş şirret ve kıskanç bir ana gibi gündüz: “Benden özge hiçbir yıldızın şavkı
değmeyecek gözünüze. Sadece ben olacağım, yalnız benim ışığımla hemhal
olacaksınız. Sizi besleyen, büyüten, yaşatan benim… Sizin annenizim ben!”
Bundandır sanırım mavi gök bakışlarımıza karşılık vermiyor. Çiğ bir boşluktan
ibaret kalıyor. Derinliksiz düz bir duvarı andırıyor. Bulutu, gün batımı,
şafağı elbette güzel oluyor, ama gece… Âşık olmalıyız o geceye...
Güneş yakıcı ışığını alıp da gidince, gecenin uzak yıldızları sükûnet vaadiyle titremeye başlar. Sırtım yerde gözüm sonsuz karanlıktayken milyarlarca ve milyarlarca yıldızıyla fezâ, bakışlarıma karşılık verir sanki. Gök bütün boyutuyla uzanır, derinleşir, çepeçevre sarar. Uçsuz bucaksız karanlıktaki sonsuz kalabalıkta söndü sönecek pırıltıların her biri korkunç bir yalnızlığın timsalidir aslında. Bu kesif kalabalıkta, bu kadar yalnızlık nasıl mümkün olabiliyor? Gariptir ki hiçbirinin yalnızlığı birbirine karışıp yekpare bir yalnızlığı çoğaltmıyor. Yalnızlıkta bir araya gelemiyorlar.
Dalıyorum. Ayşe’nin sesiyle uyanıyorum.
Ayşe kalkıp çadıra geçiyor. Sema üşüyor, çadıra geçiyor. Yasin de geçiyor. Bende
geçiyorum. Uyuyamıyorum. Ne kadar süre geçiyor bilmiyorum Ayşe sesleniyor:
- Bayram Bey Sema bir şeyin
çadırını kokladığını söylüyor, ne olabilir?
Kedidir diyeceğim geliyor ama zevzekliğin
lüzumu yok:
- Bir şey değildir. Bir şeyse
bile şimdiye kadar gitmiştir zaten.
Kafa lambasıyla etrafı kolaçan
ediyorum hiçbir şey yok.
Tulumun içinde dönüp duruyorum.
Kaz tüylerinden dolayı burnum akıyor. Bir şekilde sabahın alacası gelip
çatıyor. Biraz dalıyorum, yastıkta ağzımdan akan salyanın izinden anlıyorum. Saat 06.00. Çıkıp çiçek topluyorum. Ekip de yavaştan kalkıyor. Urkekliklerin destansı çağrıları gariptir bu saatte bile yankılanıyor, hepimiz duyuyoruz, kulak kesiliyoruz. Kahvaltı hazırlanıyor. Gömüyoruz…
Sema’nın otobüsü var ama vaktimiz çok dar değil. Muhabbet eşliğinde toplanıyoruz.
Çantaları hazırlıyor ve dönüş yoluna geçiyoruz. İnerken daha rahat ama uzun
olan patikayı tercih edip buzul vadisinin tabanında, dereyle birlikte akıyoruz.
Bir iki grup daha çıkıyor yukarı. Kimse olup olmadığını soruyorlar. Tam zamanında
ayrıldığımızı düşünüyoruz. “Ana baba günü gibi olacak bugün.” Yaylaya az kala
derenin çayırlık kenarında çantaları atıp dinlenceye geçiyoruz. Yine gömüyoruz,
hep gömüyoruz… Neyi gömdüğümüzün bir önemi yok artık. Bu kadar yediğim başka
bir etkinlik hatırlamıyorum!
Son dinlence de bitiyor. Vadinin
son dönemecinde önden giden Ayşe sesleniyor: "Aa yayla! Gelmişsiz." Muhabbetin etkisidir,
çabuk bitiyor yürüyüş. Hızlanıp serinlemesi için aracın camlarını açıyorum.
Park yeri araç kaynıyor. Bir tane daha geliyor bizim çıkmamızı bekliyor. Tuvalete
geçip üst baş değişiyorum. Pis bir muhabbet ama anı anıdır, iniş boyunca
hemoroid sancısı çekdiğimin kaydını da tutmak istiyorum. Anılarıma dahil
ettiğim arkadaşlarımdan özür diliyorum, sonlara doğru arkada kalmaya çalışmamın
“illet-i seyyie”si buydu. Affola.
Araca geçiyoruz. Klima bozuk, hem ne gerek var ince dağ havasının serinliği varken, camları açıyoruz. Enstrumental gitarla türkü ezgilerini dinleyerek iniyoruz.
Bir noktada Yasin çıkarken gözüne kestirdiği ahududuların yerini nokta atışı
hatırlayıp durmamı istiyor. Çıkıp Ayşe için bir avuç topluyor, Sema da inip biraz
topluyor. Biraz da bana veriyor Yasin. Devam ediyoruz. Yol çok kalabalık. Ama güzel
muhabbet ediyoruz. Sessizlikler uzun sürmüyor. Çok trafik var, yol uzuyor. Ayşe
Zua Kafe’de damla sakızlı muhallebi ve gazoz -ne gazozuydu unuttum- teklifi
yapıyor. Güç bela park yeri bulup araçtan iniyoruz. Kafeyi de sahibini de
biliyorum ama yıllardır önünden defaatle geçtiğim halde ilk kez girmiş
oluyorum. Kafenin önündeki taburelerde aynı okulda çalıştığımız öğretmen bir
tanıdığı görüp ayak üzeri hoşbeş ediyoruz. İçeride Ayşe ve Yasin kafe sahibiyle
sohbet ederken aklıma böyle mekanlara ve böyle arkadaşlıklara ne kadar yabancı
olduğum geliyor. Birisi davet etmese girmek aklımın ucundan bile geçmez. Küçümsediğim, hor gördüğümden değil hiç aklıma gelmiyor... Aklım hep dağlarda, kayalarda, puslu ormanların derinliklerinde… Bir misafir
gelse götürmeye yine dağlar geliyor aklıma. Sessiz düşünürken karşımda oturan
Sema’ya “tam bir ayıyım ya” diyorum. Sema olumsuz anlamda söylediğimi sandığından
olacak “estağfirullah” mealinden bir şey söylüyor. Halbuki ayı olmak gözümde menfi
bir anlama sahip değil. Kastettiğim şey başkaydı.
- Ayı, diyorum, bana bunun için
saldırdı işte. “Sen ayı değilsin oğlum, yapamazsın burada. İn aşağı insanlığı
oyna…”
Tamam da nasıl? Onu da söyleseydin
ya ayı amca…
Kalkıyoruz. Araca geçiyoruz. Nihayeti
Çamlıhemşin’dir yolumuzun. Çantalar devrediliyor, vedalaşılıyor. Yeni bir
insanla tanışmak benim için büyük bir olaydır. Bütün iyi insanları dağlarda
tanıdım. Kötüsünün de dağlarda fark edileceğine kani’im. Asla yanıltmazlar. Samimiyetle
memnun olduğumu belirtiyorum, tokalaşıyoruz. Ayşe ve Yasin’le de vedalaşıyoruz.
Köye, ana babanın yanına doğru yola devam ediyorum ben. Bu dağlarda birikip keklik
kuytularında, kayaların zorunda dostluk pekiştirdiğimiz nice faaliyetlere diyelim…
Ha sormayı unuttum, aslında içerken aklımdaydı ama metne kalmasını istedim:
Sahi, dağda içilen kahvenin kırk yıllık hatırını kaçla çarpmamız gerekecek?..
23.08.2026 – Soğuksu/Pazar
•••

Yorumlar
Yorum Gönder